Karaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17/06/2026

Yaşar Evcen ile Enine Boyuna: Yaşar Evcen Kültür Evi

 Söyleşi:  Yusuf Yıldırım
Yaşar Evcen

Yusuf Yıldırım: Yaşar Evcen Bey merhabalar. Karaman’da çok güzel bir gelişmeye vesile oldunuz. Heyecanla beklenen Yaşar Evcen Kültür Evi 10 Haziran 2026 Çarşamba günü geniş bir katılımla açıldı. Başta Karaman’da olmak üzere tüm Türkiye’de, hatta Avrupa’da yoğun bir ilgi gördü ve görmeye devam ediyor. Yaşar Evcen Kültür Evi, sosyal medyada 15 bini aşkın izleyici tarafından etkileşim aldı. Size gelen tebrik telefonları da bunun küçük bir yansıması olsa gerek. Şimdi Yaşar Evcen Kültür Evi’nin geçmişi ve geleceği üzerine konuşalım.

Yaşar Evcen: Hoş geldiniz öncelikle, biz de teşekkür ederiz. Özellikle sosyal medyada yaptığınız katkı ve konağımıza kadar gelip o açılışa tanık olduğunuz için teşekkür ederim. Bu Kültür Evi’ni 10 yıl önce aldık.

Yusuf Yıldırım: Yaşar Evcen Kültür Evi'nin üzerine görünmeyen misyonlar ve mesajlar da yüklenmiştir. Tartan Konağı, Hürrem Dayı Evi, Durmuş Ali Gülcan Evi, Hacı Ömer Ağa Evi ve Nalıncılar Evi; belediye ya da il özel idaresi tarafından kamulaştırılarak kültüre kazandırılmış Karaman evleridir. Bir de Mustafa Çolakoğlu'nun, kendisine miras kalan ve kendi imkânlarıyla kurtardığı bir evi var. Saydığımız bu evlerin çoğu, eski adıyla Hükümet Caddesi, yeni adıyla Ahmet Hilmi Birant Caddesi üzerindedir. Yaşar Evcen Kültür Evi ise özel girişim tarafından satın alınarak kültüre kazandırılması, Karaman tarihinin ve geleneklerinin yaşatılıp korunması bakımından bir ilktir ve çok önemli bir yerde durmaktadır.

Yaşar Evcen: Her şeyi devletten beklememek gerekir; çok doğru bir yönden baktınız. Buradan tüm Karamanlı hayırseverlere ve iş insanlarına seslenmek istiyorum. Karaman'da tarihî şehir dokusunun yüzde doksanı, ne yazık ki son 45 yıldaki aşırı ve kaçınılmaz betonlaşma içinde yok oldu. Tartan Konağı'nın restore edilip kültüre kazandırılması bir milat, bir başlangıç oldu; arkasından sizin de saydığınız tarihî Karaman evleri kurtarıldı. Bu kötü tabloya rağmen başta Topucak Mahallesi olmak üzere Abbas'ta, Koçakdede'de, Sekiçeşme'de, Mansurdede'de kurtarılmayı bekleyen onlarca ev var. Şu da bir gerçek: Bu evler, Boğaz'daki yalılar misali milyonlarca dolar değerinde konutlar değildir. Geleneksel ve tarihî Karaman evlerinin kurtarılması için hem hayırseverlerin ve iş insanlarının hem de mirasçıların ya da ev sahiplerinin makul düzeyde fedakârlık yapmaları gerekmektedir.

Yusuf Yıldırım: Okuyucular, özellikle yeni kuşaklar Yaşar Evcen’i nasıl tanımalı?

Yaşar Evcen: 1955 yılında Karaman’ın Kameni köyünde dünyaya geldim. İlk ve orta öğrenimimi Karaman’da tamamladıktan sonra 1977’de Hatay’da İnşaat YüksekOkulunu bitirdim. 1989-1999 yılları arasında, iki dönem üst üste on yıl boyunca Karaman Belediye Başkanlığı yaptım. 1989’da göreve başlamamın hemen ardından Karaman il oldu; böylece Karaman’ın il statüsündeki ilk belediye başkanı olarak şehir tarihine geçtim. Halen inşaat sektöründe hizmet vermeye devam ediyorum.

Belediye başkanlığım döneminde yapılan parklarla Karaman’ın yeşil alanı çoğaltıldı ve yaygınlaştırıldı. Yunus Emre, Karamanoğlu Mehmet Bey, Piri Reis gibi Karaman’ın ve Türkiye’nin tarihî kişiliklerinin heykelleriyle şehir donatıldı. Belediye çatısı altında kütüphaneler kurduk. Benim dönemimde uygulanan nazım imar planı uygulamalarıyla şehrin gelişimi doğu tarafına kaydırıldı. Şehir içine açılan yeni yollarla şehir trafiği rahatlatıldı.

Yine bizim dönemimizde Türk Dil Bayramı ve Yunus Emre’yi Anma etkinlikleri yoğun ve geniş katılımlı gerçekleşti.

Belediye başkanlığı dönemi sonrası da hayır işlerimiz devam etti ve edecek. Anaokulları inşa edip devlete teslim ettik, öğrenci yurtları yaptık.

İki yıl önce Gündoğdu Yıldırım adlı kardeşimiz, benim hayatımı konu alan “Memleket Sevdası” adlı biyografik romanı kaleme aldı.

Yusuf Yıldırım: Kimseye nasip olmayacak güzellikte, dolu dolu bir hayatınız var. Şimdi Yaşar Evcen Kültür Evi’ne geçelim. Burası daha çok Mehmet Gürle Evi olarak biliniyordu. Daha öncesinde de Birantların bu evde oturduğu ve yaşadığı bilinmektedir; nitekim ev, Ahmet Hilmi Birant Caddesi üzerinde.

Yaşar Evcen: Biz bu evi yaklaşık 10 yıl önce, bize gelen bir teklif üzerine aldık. O sıralarda Kadıevi olarak bilinen ve Karaman Mimarlar Odası’nın doğusunda bulunan başka bir evi de satın almıştık.

Evin 200 yıllık olduğuna dair bazı aktarımlar var. Evin tapusundan hareketle bir araştırma yapacağız.

Mehmet Gürle Evi (Yaşar Evcen Kültür Evi), Karaman, 1950'ler

Yusuf Yıldırım: Evet, Kadıevi; Demirgömlek’e giden yol üzerinde.

Yaşar Evcen: Evet, Kadıevi büyük bir ev; aşağı yukarı 850 metrekare. Onun da bazı sorunları çıktı, “tamir ettirelim” dedik. Konya’daki konaklara gidip araştırdık; Konya’da bu işler çok iyi yapılıyor. Burası daha küçük olduğu için bize daha hesaplı geldi; hem çarşıya yakın, insanların ayağının altında gördük. Restorasyon ruhsatı alındı, Konya’dan bu işi yapan bir ekip getirdik. Kısa zamanda bitirip teslim ettiler.

Yusuf Yıldırım: Restorasyon aşağı yukarı ne kadar sürdü?

Yaşar Evcen: Birkaç yıl sürdü.

Yusuf Yıldırım: Yaşar Evcen Kültür Evi henüz restorasyon aşamasında iken büyük heyecan yarattı. Halkın tüm kesimleri bu projeyi çok benimsedi. Karaman’a, Karaman’ın kültürel mirasına sevdalı olanlar bu projenin bitmesini dört gözle beklediler.

Yaşar Evcen: Bu soru için özellikle teşekkür ederim. Bu projeyi gerçekleştirmede tabii ki ekonomik yeterlilik ve özgün düşünceler başlıca etkendir. Ama asıl gücümüz, projeye başladığımızdan itibaren halktan, dost çevresinden ve Karaman’ın entelektüel dünyasından gelen moral destek olmuştur. Bu sayede ne kadar doğru ve isabetli bir karar alıp ne denli yerinde bir proje yürüttüğümüzü gördük. Bunun için Karaman’a ne kadar teşekkür etsem azdır.

Tüm isimleri tek tek sayamam ama o isimlerin tamamı ve daha fazlası, evimizin açılışına katılarak bizimle beraber oldular.

Yusuf Yıldırım (Soğdan 3.) Celil Evcen (Soldan 4.) Mehmet Gürle Evi (Yaşar Evcen Kültür Evi) restorasyon sırasında, 2022

Yusuf Yıldırım: O dönemi biz de takip ettik. Çünkü Karaman’ın şehir kültüründe, şehir dokusunda kerpiç evleri çok önemlidir. Ne yazık ki Karaman’da bir zihniyet de var; insanlar kerpice bakıp “bu toprak, çamur” diye görüyor. Oysa medeniyetin başlangıcında da kerpiç vardır. Sadece kerpiç de değil; mimarisi, kalem işi, ahşap işçiliğiyle Karaman evleri aslında sanatsal ve kültürel mirasa uygun evlerdir. Bu yönden Yaşar Evcen Kültür Evi, özel bir girişim olarak çok önemli bir model oldu. İki gün önce de geniş katılımlı, yemekli bir açılış yaptınız. Katılım ve tepkiler nasıldı?

Yaşar Evcen: Çok güzel oldu. Karaman’da kültüre yakın arkadaşlarımı, yazarları, çizerleri, senin gibi değerli isimleri ve basından birkaç arkadaşı çağırdık, geldiler; çok memnun olduk. İstanbul’dan sanatçı arkadaşımız Durmuş Bey de geldi, ufak bir program yaptı. Aslında bu eski eserler konusunda asıl etkilenmem, 20 yıl önceki Amasya–Tokat gezimizde oldu. Amasya’da Yeşilırmak’ın yukarı kesimi tümüyle restore edilmiş; devlet, belediye ve halk işbirliğiyle o kadar güzel yapılmış ki otel, motel, misafirhane, kütüphane, müze olarak doldurulmuş. Eski havasıyla, o sokaklar, o eski taşlarla çok güzel. Tokat’ta da benzer güzellikte şeyler var. Karaman’da bu yapılmadığı için üzülüyorum. Biz bir örnek olsun diye, kendi çapımızda yapmaya çalıştık.


Yaşar Evcen Kültür Evi Açılış günü, konuklar, 2026/06/10 Foto: Yusuf Yıldırım

 

Yusuf Yıldırım: Restorasyon sonrası evi yeni hâliyle görünce ben doğrusu çok şaşırdım, çok memnun kaldım. Çünkü evin döşemesi çok önemliydi: barok-ampir sandalyeler, masalar, sehpalar, geleneksel halılar, kilimler… Bunlara da değinelim mi; nasıl düşündünüz, neler ortaya çıktı?

Yaşar Evcen: Burası eskiyi çağrıştırsın istedik. Bizim bir halı kültürümüz var; hatta rahmetli annem böyle 10 tane halı dokudu. Beş çocuğu vardı; erkek çocuklara yer halısı, kız çocuklara duvar halısı dokurdu. O halıların içinde büyüdüğümüz için halıya karşı ayrı bir sevgimiz var. Eski dokuma olduğu için araştırdık: Karapınar’ın kaliteli halılarından getirttik; Belkaya, literatürde Arısama olarak geçen halılar, Koraş halıları… Konya’nın Ladik kasabasından aldık. Taşkale tam bir halıcıdır, oradan aldık. Bir de bizim aile halılarımız, Kameni halıları var; sağ olsunlar 8-10 tanesini verdiler. İleride bunu bir halı müzesine dönüştürebiliriz diye düşünüyoruz. Halıları çoğalttıkça ve koruyabilirsek geleceğe kalsın istiyoruz; bakım ilaçlarını da yaptık.


Yaşar Evcen Bey, Yaşar Evcen Kültür Evi'nde makamında. 10 Haziran 2026 Çarşamba, Foto: Celil Evcen

 

Yaşar Evcen Bey, Yaşar Evcen Kültür Evi'nde bir odada. 10 Haziran 2026 Çarşamba, Foto: Celil Evcen

Yusuf Yıldırım: Karaman’da halı müzesi fikri çok ilginç ve bir o kadar da önemli. Çünkü halı üzerine Türkiye’de de çok az müze var; hepsi de ya İstanbul’da ya da Ankara’da. İnşallah bir gün bunu takip ederiz.

Yaşar Evcen: Evet, şimdilik bu seçkin halılarla evin döşemesini ve aksesuarını oluşturduk. İleride oluşacak koleksiyonlar belki müze halısına evrilir.


Yaşar Evcen Kültür Evi'nde bir oda. 10 Haziran 2026 Çarşamba, Foto: Celil Evcen

Yusuf Yıldırım: Peki Yaşar Evcen Kültür Evi’ni başka hangi projeler bekliyor? “Bir kitaplık” dediniz; bunu biraz açalım. Karaman Kitaplığı.

Yaşar Evcen: Karaman kadim bir şehirdir; yaklaşık 250 yıl Karamanoğlu Beyliği’ne merkezlik yapmış, bağrından çok güzel insanlar çıkarmış. Yunus Emre dili özgürleştirmiş; Karamanoğlu Mehmet Bey Türk dilini en iyi sahiplenen isimlerden olmuş. Yunus Emre dünya çapında bir sufî ve şair; UNESCO bile anma yapıyor. Kitaplık konusunda bize bu işi bilen arkadaşlarımız “Türkçe ve Edebiyat öğretmenleri, senin gibi bu işle ilgilenen bilim insanları”  yol gösterecek. Biz kitapları toplayalım, iyi bir kütüphane sistemine sokarak vatandaşın hizmetine sunalım istiyoruz. Yunus Emre ile ilgili ne kadar kitap varsa toplayalım; Karaman tezlerini de alalım. Karamanoğlu Mehmet Bey ve dil üzerine yazılanları, Karaman’la ilgili olanları öncelikle toplayalım. Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili hemşehrimiz Ali Güler’in detaylı kitapları var. Önce Karamanlı yazarlarımızın kitaplarını toplayalım; sonra Yunus Emre, dil, Karaman’ın tarihi ve genel durumuyla ilgili kitapları bir araya getirelim. Kısaca burası Yunus’a ve Türkçeye odaklı bir Karaman Dokümantasyon Merkezi olacak.

 


Yaşar Evcen Kültür Evi, sofa. 10 Haziran 2026 Çarşamba, Foto: Celil Evcen

Yusuf Yıldırım: Evet; Karaman şehri, Karamanoğulları ve Karaman’ın kendi tarihiyle ilgili. Çünkü Karamanoğulları ayrı bir tarih; Karaman tarihi dediğimizde işin içine Binbirkilise, Roma, Bizans, Selçuklu, yani antik Karaman da giriyor. Yaşar abi, bu fikirler ve başlanan projeler çok güzel, insanı heyecanlandırıyor; çünkü Karaman’da yıllarca özlemi çekilen ideallerden biri bu. Şunu sorayım: Yaşar Evcen Kültür Evi, Gazi Kültür Merkezi gibi bir çekim merkezi, her kesimden insanı kuşatan bir ortam olacak mı? Bunu planlıyor musunuz?

Yaşar Evcen: Gazi Kültür Merkezi daha geniş çaplı, çok güzel olmuş; onu yapanları, Ali Yağcı arkadaşımızı ve Milli Eğitim Müdürlüğü’nü tebrik ediyorum. Bizimki daha küçük çapta, ama kendi çapımızda işletmek istiyoruz. Kitap okuma kulübü sürekli çalışacak, orada toplansınlar istiyoruz. Yazarlar, çizerler geliyor; daha önce de gelip imza günü yaptılar. Bu ayın 25’inde bir bayan yazar arkadaşımızın kitaplarını okuyacaklar; kitap okunduktan sonra orada tartışılıyor. Belli zamanlarda, haftanın bir günü sohbet toplantıları yapalım istiyoruz; mesela Çarşamba akşamları. Arkadaşlarımız sıra geceleri de önerdi; kışın Karaman’da bu yapılır, özellikle Kırmahalle sakinleri sürdürürdü, onlarla görüşüp katkılarını alacağız. Yani orayı aktif kullanmaya çalışacağız.



Emine Evcen Tuzcu, Osman Nuri Koçak, Yasemin Küçükcicibıyık, Yaşar Evcen, Yusuf Yıldırım,  Yaşar Evcen Kültür Evi. 10 Haziran 2026 Çarşamba, Foto: Yusuf Yıldırım

 
Yusuf Yıldırım: Son olarak neler söylemek istersiniz?

Yaşar Evcen: Buradan bütün hemşehrilerimize, Karamanlılara şunu istirham ediyoruz: Elinde Yunus Emre’yle, dille, Karaman’la ya da Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili eski kitaplar olan varsa bize ulaştırsın; karşılığını veririz. Bunları burada toplayalım; bugün olmasa bile yarın çocuklarımıza, torunlarımıza lazım olur. İnşallah Karaman’a hayırlı uğurlu olur. Birlikte olursak, böyle kültür meselelerine sahip çıkarsak Karaman daha güzel olacak. Geldiğiniz için tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

 

22/05/2026

Çeşmeli Kilise’nin Ermenice Kitabeleri ve Ana Nef İkonografileri

 Halk arasında Çeşmeli Kilise adıyla bilinen, Ermenice adıyla Surp Asdvadzadzin Kilisesinde bulunan ve şimdiye kadar ne olduğu hakkında hiçbir bilgiye ulaşılamayan apsis kemerindeki kitabe ile ana nef ikonografilerinin kimlik yazıtları artık çözüldü.

Kilisenin 1727 yılında inşa edildiği (Yıldırım, 2020), 1844 ve 1854 yıllarında da iki tamirat geçirdiği (Yavuzaslan, 2020) daha önceki araştırmalarda ortaya çıkmıştı. Kaynaklara göre kilise, 1922 yılında Ermeniler tarafından kullanılmakta idi (Sapancalı, 1922; Yıldırım, 2024) ve en geç 1924 yılında kapanmış olmalıdır. Cumhuriyet döneminde 1940-1981 yılları arasında Karaman Hapishanesi olarak kullanılmıştır. Kilisenin güneyinde bulunan mermer çeşme, 1983 ya da 1984 yılında Karaman Müzesi Müdürü İlhan Temizsoy ile Arkeolog ve Sanat Tarihçi Mehmet Vehbi Uysal tarafından koruma amaçlı müzeye taşınmıştır. Bu mermer çeşmeye atıfla kiliseye ne zaman “Çeşmeli Kilise” denildiği tam olarak bilinememektedir.

Karaman Cezaevinin taşınması sonrası kaderine terk edilen kilise, 2007 yılında geniş çaplı bir restorasyona alınmıştır. Bu tarihten itibaren kilise; sergi, müzik dinletisi, konferans gibi çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır.



Kilisenin apsisi ve ana nef kemerleri, fresk tekniğiyle bitkisel bezeme ve ikonografilerle süslenmiştir. Ayrıca sadece dikkatli ziyaretçilerin ve araştırmacıların fark edebildiği bazı kitabeler de kilisede bulunmaktadır.

Apsis kemeri ile ana nef sağ taraf kemerlerinin ikisinin yüzeyindeki ikonografilerin birer kelimelik kitabeleri bulunmaktadır. Ana nef kemer yüzeylerinde toplamda altı adet ikonografi vardır.

Kitabeleri çözümlemek için 8 yıl önce internet üzerinden bazı Ermeni vatandaşlara ve Ermeni Patrikhanesine kitabe görselleri gönderilmiş olsa da bir sonuç alınamamıştır.

Bu kez bu kitabeleri ve aşırı yıpranmış ya da tamamen silinmiş ikonografileri çözmek için yapay zeka araçlarına başvurulmuştur. Birden fazla yapay zeka modeli ile yapılan çalışmada ortaya çıkan veriler karşılıklı olarak tartışılarak kilise kitabeleri ve kemer yüzeylerindeki ikonografiler büyük ölçüde kesinleştirilmiştir.

Apsis Kemerindeki Ana Kitabe

Kilisenin apsis kemerinde yer alan kitabe, Klasik Ermenice (Grabar) ile yazılmış litürjik bir adanma ifadesidir. Litürji din ve tanrı adına kamu ya da halk hizmeti, kilise ayini gibi anlamlara gelmektedir. Kilise inşasıyla eş zamanlı olduğu değerlendirilen bu kitabe, dönemin Ermeni kilise yazıt geleneğine uygun bir üslup taşımaktadır.


Ermenice:

ԶՏԷՐ ՓՐԿՉ ԱՆԱՐԱՏ ԵՒ ԱՅՍ Է ՅԻՇԱՏAKԻ ՀՈԳՒՈՅ ՅՈՒՐՈՑ

Türkçe Transkripsiyon:

“Z-Ter Prkiç Anarat yev ays e Yişatak Hoğvoy Yuroç”

Akademik Latin Transkripsiyon:

Z-Tēr P'rkič' Anarat ew ays ē hišatak hoguoy yurōc

Türkçe Çeviri:

“Lekesiz Rab Kurtarıcı — ve bu onların ruhlarının hatırasıdır”

Kitabede geçen ԱՆԱՐԱՏ (Anarat) sözcüğü "lekesiz, kusursuz, saf" anlamına gelmekte olup kilisenin resmi adı olan Surp Asdvadzadzin (Kutsal Tanrı'yı Doğuran, Meryem Ana) ile doğrudan örtüşmektedir. ՅԻՇԱՏAKԻ ՀՈԳՒՈՅ ՅՈՒՐՈՑ ifadesi ise kiliseyi yaptıranların ya da kilise inşasını mümkün kılan bağışçıların ruhlarına adanmış bir anma yani dua kalıbıdır. Bu tür yazıtlar, 18. yüzyıl Anadolu Ermeni kiliselerinde yaygın bir litürjik gelenek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ana Nef İkonografi Programı

Kilisenin ana nefinde, karşılıklı sütunlar üzerindeki kemerlerin köşelik yüzeylerinde toplam altı adet madalyon içinde ikonografi yer almaktadır. Tüm ikonografiler mavi mandorla (ışık hâlesi) ile çerçevelenmiş olup bu biçim, 18. yüzyıl Ermeni kilise sanatının karakteristik özelliğidir. İkonografilerin bir kısmının altında birer kelimelik Ermenice kimlik yazıtları bulunmaktadır.



1. Keşiş/Münzevi Aziz — ՄԻ ԱՐՍ (Sağ Ön) Yazıtı ՄԻ ԱՐՍ (Mi Ars) olarak okunan bu ikonografi, dönem Ermeni kilise yazıt geleneğinde "keşiş" veya "münzevi" anlamına gelen ՄԻԱՅՆԱԿԵԱՑ (Miaynakeats) sözcüğünün epigrafik kısaltmasını taşımaktadır. Madalyon içindeki figürün çileci bir azizi temsil ettiği anlaşılmaktadır. Aziz Makarios Mısırlı bu ikonografi için güçlü bir aday olarak değerlendirilmektedir.

2. Kurtarıcı İsa — ՓՐԿԻՉՆ (Sağ Orta) Yazıtı en net okunan ikonografidir. Mavi mandorla içindeki figürün altında ՓՐԿԻՉՆ (P'rkičn — "Kurtarıcı") yazmaktadır. Ermenicede -Ն eki belirlilik bildiren bir artikel işlevi görmektedir. Bu ikonografi, Ermeni kilise sanatında merkezi konumda yer alan İsa Pantokrator (Her Şeye Hükmeden İsa) tasvirinin tipik bir örneğidir.

3. Hale İzli Figür (Sağ Arka) Yazıtı silinmiş olmakla birlikte madalyon içinde belirgin altın hale ve kırmızı/turuncu cüppe kalıntıları seçilebilmektedir. Kırmızı episcopal cüppe ve altın hale kombinasyonu, Ermeni Kilisesi'nin kurucu azizlerini — başta Surp Grigor Lusavoriç veya Surp Nerses — çağrıştırmaktadır. Kesin tespit için yazıtın okunması gerekmektedir.



4 Mavi mandorlalı boş ikonografi  (Sol Arka) Madalyon içi boş yüzeydir. İkonografiye dair hiçbir iz yoktur.

5. Kitap Tutan Figür (Sol Orta) Mavi cüppeli, elinde kitap/İncil tutan bu figürün yazıtı silinmiş durumdadır. Mavi cüppe ve kitap kombinasyonu Ermeni ikonografisinde kilise kurucusu azizlere özgü bir tasvir biçimidir. Surp Grigor Lusavoriç (Ermeni Kilisesi'nin kurucusu, ışığı getiren aziz) ya da bir kilise babası bu ikonografi için en güçlü adaylar arasında yer almaktadır.

6. Meryem Ana — Hilal İkonografisi (Sol Ön) Madalyon içinde yazıtı silinmiş olmakla birlikte merkezdeki belirgin altın hilal formu Vahiy 12:1 ikonografisine işaret etmektedir: "Ayaklarının altında ay olan kadın." Bu tasvir, Ermeni kilise sanatında Meryem Ana'yı simgeleyen en yaygın kompozisyonlardan biridir. Kilisenin resmi adının Surp Asdvadzadzin (Kutsal Tanrı'yı Doğuran, Meryem Ana) olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu ikonografinin önemi daha da belirginleşmektedir.

Sonuç

1727 yılında Karaman'ın Tapucak Mahallesi'nde inşa edilen Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi, Anadolu'da ayakta kalan ve özgün iç süsleme programını kısmen koruyan nadir Ermeni dini yapılarından biridir. Halk arasında Çeşmeli Kilise olarak bilinen bu yapının apsis kemeri kitabesi ile ana nef ikonografi yazıtları, bu çalışmayla ilk kez sistematik biçimde okunmuş ve değerlendirilmiştir.

Apsis kemerindeki ԶՏԷՐ ՓՐԿՉ ԱՆԱՐԱՏ ԵՒ ԱՅՍ Է ՅԻՇԱՏAKԻ ՀՈԳՒՈՅ ՅՈՒՐՈՑ kitabesi “Lekesiz Rab Kurtarıcı, ve bu onların ruhlarının hatırasıdır”  kilisenin hem adıyla hem de kuruluş amacıyla tam uyum içindedir. ԱՆԱՐԱՏ (Lekesiz) sıfatı, Surp Asdvadzadzin'in (Kutsal Tanrı'yı Doğuran, Meryem Ana) teolojik özünü yansıtmaktadır.

Ana nef kemer yüzeylerindeki altı ikonografiden yazıtı okunabilenlerin ՓՐԿԻՉՆ (Kurtarıcı) ve ՄԻ ԱՐՍ (Keşiş/Münzevi) olduğu kesinleştirilmiştir. Diğer ikonografilerin yazıtları ise yapının cezaevi olarak kullanıldığı dönemde uğradığı tahribat nedeniyle büyük ölçüde silinmiş durumdadır. Buna karşın görsel izler “ altın hilal, episcopal cüppe kalıntıları, kitap tutan figür” ikonografi programının tutarlı bir teolojik bütün oluşturduğuna işaret etmektedir.

Bu çalışma, 100 yıldır ne olduğu bilinmeyen söz konusu kitabelerin ancak yapay zeka teknolojisinden yararlanılarak aşılabildiğini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, alan uzmanlarının katılımıyla daha kapsamlı biçimde incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Surp Asdvadzadzin Kilisesi, Karaman'ın çok katmanlı tarihi mirasının somut bir ifadesi olarak bu ilgiyi fazlasıyla hak etmektedir.

Kaynaklar

Yusuf Yıldırım, Çeşmeli Kilise’nin inşa tarihi kesinleşti, Karaman’da Uyanış, karamandauyanis.com, https://www.karamandauyanis.com/yazarlar/yusuf-yildirim/cesmeli-kilisenin-insa-tarihi-kesinlesti/87187, 23//04/2020, E.T: 23/04/2020

Mehmet Vehbi Uysal, Görüşme, 2024, 2025, 2026

Şehabettin Yavuzaslan, Görüşme, 2024, 2025

Sapancalı Hasan Hüsnü, Karaman Ahvâl-i İxtimâiye,Coğrâfiyye ve Târîhiyyesi, Karaman 1922, Süleymâ-niye Kütüphanesi, İhsan Mahvi Koleksiyonu, No 76

Yusuf Yıldırım, Cumhuriyetten ve Mübâdeleden Hemen Önce Karaman’daki Milletler ve Karaman’ın Genel Nüfusu, Akademik Sayfalar, C 23, S 6, 13 Mart 2024 Çarşamba, s. 81-87

29/08/2025

İlkeli Gazetecilik Doğru Haber Uyanış

 

İlkeli Gazetecilik Doğru Haber Uyanış

Yusuf Yıldırım


90’lı yıllar özellikle tiraj bakımından gazeteciliğin zirvede olduğu yıllardı. Birkaç gazete abonelik, kupon biriktirtme vb yöntemlerle günlük satışını bir milyonun üzerine çıkarıp iki milyona yaklaştırmıştı. Bir de bir görüş, bir kesim ya da iktidar yandaşlığı zirvesi vardı. Nitekim bu yandaşlıklar, karşı tarafla gazeteler üzerinden savaş yapmaktan başka bir şey değildi. Haber kisvesi altında ya da köşe yazarları aracılığıyla bir düşünce savunuluyormuşçasına iftiralar, linçler, çamur atmalar ile yazılı mücadeleler yapılıyor halkın bir tarafta kamplaşması sağlanmaya çalışılıyordu. Düzey o kadar düşmüş o kadar yerlerdeydi ki, karşı tarafı karalamak adına durum hakaretlere hatta tu kakalara kadar vardırılıyordu.

Günümüzde durum değişti mi? Değişen, değişmeyen nedir?

Kitle iletişim araçları değişse de gazetecilik temelde aynı kaldı. Basılı gazetecilik son soluklanma evresinde iken yeni medya, varlığıyla, işleviyle ve etkisiyle tüm kulvarlara çökmüş durumda. Ayrıca X, Facebook, İnstagram gibi sosyal medya sayfaları, kullanıcı hesapları ve gruplar aracılığıyla bir haber sağlayıcıya; onların görsel ve yazılı içerikleri de birer haber kaynağına dönüştü. Unutulmamalıdır ki, yapay zeka ve benzeri teknolojilerin insan unsurunu ve insan faktörünü devreden çıkaracağı ilk sektör de basın ya da medya olacaktır.

Değişmeyen iki şeyden biri tabi ki, ilkeli gazetecilik ve doğru habercilik iken maalesef karşılıklı çıkarlar ve çıkar hesapları doğrultusunda kişi ve kurumlarla iç içe girmiş yozlaşmış gazetecilik varlığını çoğalarak sürdürmektedir. Durum öyle vahim ki, gazeteciliği bir araç, parasal gücü bir avantaj olarak kullanarak çarpıtılmış, manipüle edilmiş metinleri haber adı altında iftira yollu sunarak durumları değiştirmek; kişileri, kurumları itibarsızlaştırmak, baskı altına almak, linç etmek bir moda oldu diyeceğim de yetmez, öğrenilmiş, öğretilmiş, alışılmış, alıştırılmış ve normalleştirilmiş bir yol yöntem oldu.

Bu noktada her zamankinden daha fazla ilkeli gazeteciliğe ve doğru haberciliğe gereksinim var. Halkın doğru haber alma hakkı, kültürün, toplumun ve bireylerin sorunlarının doğru biçimde kamuoyuna yansıtılması bakımından gazeteciliğin önem ve işlevi inkâr edilemezdir.

Karaman’da Uyanış gazetesi, kurulduğu 29 Ağustos 1968 yılından bu yana çizgisinden hiç sapmadan hem kendine güvenilir bir yol açtı hem de okuyucusuna güven verdi. Uyanış’ın elde ettiği bu saygınlık ve önemin temelinde tabi ki, evrensel gazeteciliğin ilkeleri söz konusudur. O ilkeler ise insani olan her şeydir aslında. Haberi, kaynağından doğru alma ve yayma, halk için, toplum için tarafsız ve şeffaf haber yapma, bir sorunu, bir olumsuzluğu olduğu kadar bir güzelliği, iyiliği de gösterme ve yayma amacı; Uyanış gazetesini sadece Karaman’da değil Türkiye’de de saygın konuma yükseltmiştir.

Uyanış’ın koruduğu ve yürüttüğü çizgide tabi ki, Ahmet Küçükcicibıyık’ın yeri de yadsınamaz. Daha dün gibi ama 1985’ten bu yana Uyanış ve Ahmet Küçükcicibıyık kader yolculuğunu birlikte sürdürüyor. Ahmet Bey, 40 yıldır tek bir savaş verdi! O da ilkeli gazetecilik ve doğru nesnel habercilik anlayışı ile halka, topluma ayna olabilmek. Evet bu hem bir görev hem bir savaş. Görev çünkü, gazeteciliğin gereği insanlık gibi güvenilirliktir, dürüstlüktür ve de saygınlıktır. Savaş diyorum çünkü yozlaşmışlık hiç olmadığı kadar ortalıkta cirit atıyor.

Ahmet Bey’in bir savaşımı da basılı gazetecilik ile internet medyacılığı üzerinden hala devam ediyor. Bu, kucakta biri eş biri evlat iki sevgili tutmak gibidir. Bir yanda yılların basılı gazeteciliği, diğer yanda çığ gibi her yeri basan internet ve sosyal medya haberciliği. Uyanış gazetesi her iki ortamda da üstünlükler sağladı. Yani nereye kadar gider bilinmez, Uyanış’ın basılı gazeteciliği kendi yolunda ilerlerken internet haberciliğinde de Karaman’ın önemli haber sitelerinden biri durumundadır. Sadece Karaman’dan değil Türkiye’den ve dünyadan www.karamandauyanis.com’un günlük açılma sayısı standartların üzerinde.

Bundan sonrası ne olacak?

Tabi ki, kurumsallık. Kurumsallık Türkiye’nin sorunu, doğu toplumlarının sorunu. Kurumların, kuruluşların kişilerle birlikte başlayıp kişilerle birlikte son bulmaması için, mevcut düzeni koruyacak, işletecek, yürütecek ve sürdürecek insan kaynağı da vizyonla birlikte yetiştirilmelidir, hazırlanmalıdır. Görünen göre Uyanış, bu yandan bahtı açık. Haziran ayında Yeşil Giresun gazetesi 100. yılını gördü. Zaman çok kısa aslında. Uyanış, birinci elliyi devirdi, 70. ve 80. yıllarını da rahatlıkla göreceğiz. 100. yılını gençlere emanet ediyoruz.

Birlikte nice yaşlara Uyanış!

12/08/2025

Bir Karaman Beyefendisi Aburrahman Ünsay Ağabey

 Bir Karaman Beyefendisi Aburrahman Ünsay Ağabey

Yusuf Yıldırım

Bu yazıya hazırlıklıydım. Abdurrahman Ünsay Ağabey ile her ay telefonla görüşüyor ve durumunu soruyordum. O da her zamanki olumlu hali ile “İyiyim daha iyiyim, temmuza inşallah dönüyorum.” diyordu. Ancak haziran ayındaki görüşmemizde sesi o kadar iç açıcı değildi. 10 Ağustos 2025 Pazar günü Abdurrahman Ünsay Ağabeyi de kaybettik.



Abdurrahman Ağabey’i tanımadan önce herkes gibi ben de Nur Eczanesini bilirdim. Ortaokul yıllarımda yolumuz hep o eczane önünden geçer ve Nur Eczanesi tabelası gözümüze çakılırdı. Abdurrahman Ünsay ile doğrudan tanışıklığım ise 15 yıl öncesine dayanır. Tahsin Ünal’ın Karamanoğulları Tarihi kitabını arıyordum. Bir türlü bulamadığım kitap için Rahmetli Ahmet Talat Duru Amca, “Nur Eczanesine gidin, varsa varsa Abdurrahman Ünsay’da vardır.” sözü üzerine eczaneye gitmiştim. Nasıl karşılanacağım ve kitabı elde edip edemeyeceğim konusunda tereddütlerim olsa da en azından kitabı sorarım, çıkarım diyerek daldım eczaneye. Hemen konuya girip, Karamanoğulları Tarihi kitabından olup olmadığını sorduğumda; Abdurrahman Ağabey ayağa kalktı nazik, güler yüzlü bir tavırla “Hoş geldiniz!” oturun dedi. Kendisi de eczanenin arka kısmına giderek henüz matbaadan çıkmış gibi duran, sayfaları hiç açılmamış tertemiz kitaptan uzattı. Kitabın yepyeni ve el değmemiş oluşuna çok şaşırmıştım. Çünkü bu kitap 1980’lerin ortasında basılmıştı.

Abdurrahman Ağabey, hemen kitabın hikayesini anlattı. Tahsin Ünal Bey, o sıralar harbiyede tarih öğretmeni ya da yeni emekli idi. Yönetiminde olduğu dernek adına Tahsin Ünal Bey’den bir Karaman tarihi kitabı yazması istenir. Dernek de bu kitabın tüm masraflarını karşılayacaktır. Bunun üzerine Tahsin Ünal Bey de çoğunlukla Karamanname’ye dayanarak Karamanoğulları Tarihi adlı kitabını hazırlar.

Bu tanışıklıktan sonra Abdurrahman Ağabey ile görüşmeler düzenli gitti. Üstelik görüşmelerimiz sadece eczane ile sınırlı kalmadı, telefon üzerinden ya da ortak arkadaşlar aracılığıyla da devam etti.

O gerçek bir Karaman beyefendisi idi. Nezaketi ve değer verişi biçimi insanlarda doğal bir saygınlık kazandırırdı. Hem müşterilerine hem de dost ve arkadaşlarına karşı son derece mütevazi idi. Muhataplarını son derece sakin biçimde ama ondan bir şey öğreniyormuş gibi söylenenleri ilk kez duyuyormuş gibi dinlerdi. Muhatabı da böylece söylediklerinin değerli olduğunu hissederek rahat biçimde kendini ifade ederdi.

Yıllar içinde Abdurrahman Ağabey ile ilişkilerimiz sarmallandı. Benim Osmanlıca muvaffakiyetimi öğrendiği bir gün yine eczanenin arkasından bir tomar Osmanlı dönemi, arzuhal, ticari yazışma belgesi çıkardı geldi. Yanında birkaç adet de taş baskı sıradan Osmanlı Türkçesi kitap vardı. Sıradan diyorum çünkü toplumda her eski kitabın altın varaklı, tezhipli kitap gibi yüksek paralar edeceği algısı var. Osmanlıca belgeler, bildiğin Osmanlı Arşivi belgeleri idi. Ahersiz kağıda rik’a hattında çok düzgün yazılı belgeler. Araya korona girmese idi bu belgeleri çalışacaktık. Çünkü bu belgeler aileye ait olsa da Abdurrahman Ağabey’in dedesi Kahveci Abdurrahman Efendi’nin kahve ticareti konusunda olduğundan Karaman ekonomisiyle doğrudan ilgilidir. 1900’lerin hemen öncesi ve ilk çeyreğinde Karaman’da kahvenin çaydan kat kat fazla tüketildiği düşünülürse bu kahve ticaretinin ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Kahveci Abdurrahman Bey aynı zamanda Ahi Osman Mahallesi Muhtarı imiş. Kendisinden kalan yüz ya da yüz elli sayfalık bir defterde kişisel ya da muhtarlık notları vardı.

Birgün Abdurrahman Ağabey ile Şehir Mezarlığı’na gittik. Yediler Mezarlığı bölümünde iki mezar taşını gösterdi bana. Mezar taşları 1800’lerin başlarına aitti. Sahipleri ile Tavşancızadeler yani Abdurrahman Ağabey’in daha eski dedelerindendi.

Abdurrahman Ağabey ile görüşme konularımızdan biri de Türk Dil bayramları olurdu. İlk Türk Dil bayramları başladığında onlar ortaokul veya lise çağlarında Karaman’ın heyecanlı gençliği durumundaydılar. İlk Türk Dili Bayramı’nın Abdurrahman Ağabey’de farklı bir dünyası ve farklı bir hatırası var. Çünkü o Süheyl Ünver’e mihmandarlık yapmış, onun Karaman gezilerinde ona eşlik etmiş. Onunla hiç unutamadığı anısı ise İbrahim Bey İmareti’ne ait olanı:

Daha dün gibi hatırlıyorum. Türk Dil Bayramı etkinliklerinde Karaman Lisesi öğrencilerine de görev veriliyordu. Karaman dışında gelen misafirlere şehri tanıtmak ya da gezdirmek üzere bizler de görev alıyorduk. Bana Süheyl Ünver Hoca düştü. Onu İmaret’e götürdüm. Doğu ve batı taraflarına oturdu ve İmaret’in sulu boya resimlerini yaptı.

Bu arada ilk Türk Dili Bayramı’nda Süheyl Ünver’in Karaman’a geldiğini, dil bayramı etkinliklerine katıldığını bilen ve hatırlayan tek kişi maalesef Abdurrahman Ünsay Ağabey idi.

Abdurrahman Ünsay Ağabey’in çok sevdiği ve ortak tanıdıklarımızdan olan Mustafa Denktaş Hoca ile de Karaman’da birkaç kez bir araya gelip sohbet ettik. Bu sohbetlerden birisi de ilginçtir 13 Ağustos 2020 günü oldu. Akdeniz Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Mustafa Denktaş Hoca, Karaman’a geldiğinde mutlaka görüştüğü kişilerden biri de Abdurrahman Ağabey idi. 2020’deki buluşma İstasyon Aile Çay Bahçesi’nde oldu. Semaver çayı eşliğinde yaklaşık iki ya da üç saat kadar birlikte olduk. Abdurrahman Ağabey ile Mustafa Denktaş Hoca’nın hukukları çok eskiye 80’lere hatta 70’lere dayanmaktadır. Bunun dışında telefonda ya da eczanede üçlü görüşmelerimiz olmuştur.

Abdurrahman Ağabey ile önemli bir hatıramız da 2019’da oluştu. Rıfkı Boynukalın Ağabey’in Anı Bisküvi için hazırladığı Toprak Damlı Evler kitabında ilk özgeçmiş Abdurrahman Ağabey’e aitti. Kitabın editörünün ben olduğumu öğrenince özgeçmişinde neler olması gerektiği konusunda benimle de istişare etmişti. Hatta hatırlıyorum, 80’lerde kendisine belediye başkanlığı ya da milletvekilliği için teklif götüren siyasi partinin adını da özgeçmişte yazalım diye önermiştim ama o yazmamıştı.

Abdurrahman Ağabey o kadar nezaketli idi ki, bayramlarda benden önce arar, yayınladığım yazılar ve kitaplardan sonra mutlaka tebrik eder ve değerlendirmelerde bulunurdu.

Abdurrahman Ağabey, çift diplomalılardandı. Selçuk Üniversitesi Fen Bölümünü bitirdikten sonra 1972’de Ankara Üniversitesi Eczalık Fakültesinden de mezun olur. 1973 yılında önemli bir gelişme olur. 1960’larda Öznur Zeyneloğlu tarafından açılan Nur Eczanesi, kocasının İstanbul’a tayinin çıkmasıyla devredilmek durumundadır. Nasip Abdurrahman Ağabey’edir. Burada Öznur Zeyneloğlu’na da ayrı bir sayfa açmak gerekir. Çünkü o Karaman’ın bayan eczacısı olması ötesinde herkesin gıpta ile baktığı bir kadındır. İş kadınlığı yanında güzelliği, giyimi, kuşamı ve kişisel bakımı ile herkesin hayran olduğu bir kadındır.

Gerisini Elmas Tartan Hanım anlatıyor:

Her gün sabah sekiz buçukta herkes İsmet Paşa Caddesi’nden onun geçmesini beklerdi. Düzenli olarak I. İstasyon’daki evinden çıkıp Nur Eczanesine giderdi. Caddeye girdiği zaman ahali nutku tutulmuş gibi hayran hayran onu izlerdi.

Çok güzel bir kadındı da çok da güzel giyinirdi. Elbiseleri, ayakkabıları ve makyajı ile Karaman’da tektendi. İnce zevkliydi. Bir manken edasıyla caddeye girdiğinde esnaf ve halk da yol kenarında sıralanır ve onun geçişini tören edasında izlerdi.

Abdurrahman Ağabey aslında son birkaç yıldır tedavi amaçlı Ankara’ya gidiyordu. Bu gidişi uzun sürdü. Nisan mayıs aylarında sesi iyi geliyordu. Mayıs ayında bir ben aradım, bir o aradı. O aradığında Durmuş Ali Gülcan Amcaya ait 7-8 kitabı bana vereceğini, eczaneden almamı istemişti. Herhalde kendine güveni azalmıştı. Ama sesi iyi idi. Ben de temmuzda Karaman’a döneceğine inanıyordum, umutluydum. Ama Haziran’daki görüşmemizde “İyiyim!” dese de sesi gelecek günlerin kesin habercisi olarak çok zayıf idi.

Abdurrahman Ağabey ile birlikte bir dönem de kapanıyor. Artık Nur Eczanesi olmayacak. 80’lerin başından bu yana eczacı kalfası olarak orada çalışan ve Nur Eczanesi ile bütünleşen Abdurrahman Ağabey’in sağ kolu Okan Gökbulut da hayatında yeni bir sayfa açacak.

Bu yazıyı yazmak, neler yazacağımı ana hatları ile tasarlamak da temmuz ayı içinde aklımdan geçmişti. Hep hazırdım, aslında yazıya değil duymak istemediğim ama yüzleşeceğim Abdurrahman Ağabey haberine hazırdım. Bir umut Abdurrahman Ağabey döner mi bekledim, bekledik. Bize dönmese de gönüller yapa yapa asli yerine döndü.

22/07/2025

Gövez’in Gizli Cennet Vadisi

 

Gövez’in Gizli Cennet Vadisi

Yusuf Yıldırım



Bu hafta sonu, Göves’deydik. Abidin Tekinbay Bey’in ev sahipliği ve mihmandarlığında Mut’tan Çıtlık dergisi adına gelen, Karaman’dan Remzi Tartan, Şehabettin Yavuzaslan, Kemal Arabacı ve Celal Yıldırım oluşan bir grup ile Göves köyüne gezi yapıldı.

Abidin Tekinbay!

Burada Abidin Tekinbay Bey’e hak edilmiş bir sayfa açmak gerekiyor. Abidin Tekinbay, Karaman’ın yetiştirdiği, ciddi, seviyeli, ilkeli, güvenilir ve saygın kişilerindendir. Mesleği muhasebeciliği yüksek insani özelliklerle üst düzey icra etmiştir. Kendisi zaten nezaket dolu üslubu ile çevresinde saygı gören bir güzel Karamanlı’dır. Abidin Bey, aynı zamanda çok iyi bir okuyucu ve araştırmacıdır. Karaman kültürüne ve tarihine aşkla sevdayla bağlıdır. Zaman zaman daha doğrusu fırsat buldukça da kendi köyü Göğes’i tanıtmak amacıyla mihmandarlık görevini üstlenirken misafirlerine maddi manevi cömertliğini göstermektedir.

Göves ya da Göğes’e gelince!

Eski kayıtlarda Göğes, Göğez biçiminde geçen köyün adı, 1960’lardaki yer adlarının Türkçeleştirilme hareketinde Paşabağı olarak değiştirilmiş. Yakın geçmişte de köy, sık kaya göçmelerinden ve sel baskınlarından dolayı yukarısındaki düzlüğe taşınmıştır.

Göves ya da Göğes, Karaman’ın Taşkale, Güldere, Zengen gibi vadiler bölgesindeki tarihi çok eskilere dayanan yerleşim yerlerinden biridir. Karaman’a yaklaşık 20 km uzaklıktadır. Karaman, Urgan, Mara Yolu ve Zengen üzerinden köye ulaşılır. Torosların içinde Çimenkuyu köyünden başlayan Fisandun Barajı’na kadar devam eden derin ve geniş vadi üzerinde kuruludur. Aynı vadi üzerinde yine Çimenkuyu köyüne yakın bir yerde ortaya çıkan su, sırasıyla Karakoyak Deresi, Bayat Deresi, Avsara Deresi, Güves Deresi adını alarak Zengen köyünün altından Fisandun Barajı’na katılır.




Göves köyü, büyük ve görkemli vadinin kıvrımındadır. Yer yer taraçalı yer yer dik ve sarp biçime sahip vadi, kovboy filmlerindeki vadi sahnelerini akla getirmektedir. Özellikle köyün karşı yakasındaki Hıdırellez Kayası devasa bir geminin burnunu andırmaktadır.

Yerli adına köyde çok az hane olmasına rağmen hafta sonu yoğunluk oluşturan piknikçi vatandaşlarla köy, bilmeyenlere canlı bir yerleşim yanılsaması yaşatır.

Abidin Tekinbay Bey, engin bilgisi ve hatıralarıyla Göves’de unutulmaz bir gün yaşattı. Onun verdiği bilgilere göre köyün adı Göges’dir. Göges Karamanoğulları’nın önemli komutanlarından ve yöneticilerindendir. Savaşlarda gösterdiği yararlılıklardan dolayı nasıl Göcer Bey’e Göcer köyü verildi ise Göges Bey’e de Göges köyü tımar olarak verilmiştir.



Antik Göves, kaya evler, kaya mezarlar!

Abidin Bey ilk olarak grubu, köyün doğusundaki dik yamaçta bulunan kaya yerleşimlerinin olduğu yere götürdü. Manazan’a benzemekte ve Manazan’ı çağrıştırmakta. Vadi yamacı boyunca katlarla oluşturulmuş bir şehir gibi duruyor, bölge. Görünen göre burası tarih öncesi çağlara gidiyor olabilir. Ama şu kesin ki, Göves; Roma, Bizans ve nihayet Türkler döneminde kullanılmış bir kaya yerleşimidir. Bölgenin doğal yapısı kireç taşından olduğundan buraları kazmak, oymak ve şekillendirmek çok kolaydır. Dolayısıyla özellikle Göves’in doğu tarafı boyunca vadi, mağara evler ve kaya mezarlar ile işlenmiş. Daha ilginci zaman hiç değişmemişçesine, Göves köylülerince de aynı yerler; ev, ahır, ağıl biçiminde kullanılmış. Abidin Bey’in gösterdiği ve köy camisinin tam üst tarafına denk gelen antik yerleşimin merkezi durumundaki kaya yerleşimi gerçekten çok ilginç. Burası çok katlı mağara görünümünde kaya evler ve kaya mezarlar ile sıralanmış dik mi dik bir yamaç. Üstelik tarih öncesi ve eski çağlarda dağların yüksek ve gizli noktalarının kutsandığı düşünüldüğünde buradaki yapıları anlamlandırmak daha kolay olmaktadır.

Abidin Bey, burası ile ilgili daha da ilginç ve güzel bilgiler vermeye devam ediyor. Osmanlı döneminde Göves’in muhtarı da evini buraya yaptırmış. Hatta 1874’te Göğes’e uğrayan Edmond Davis de burada muhtarın evinde kalmış.  Buradaki yapılar gerçekten ilginç. En dikkat çeken noktası, köşk manzaralı olması. Öyle ki muhtar evini yaparken vadinin, karşı yamaçların ve derenin manzarasını düşünerek seyirlik bir konum belirlemiş. Zaten tarih öncesi çağlarda da mutlaka bu seyirlik konum da güvenlikle birlikte hesap edilmiş olmalıdır. Üstten inilemez, alttan çıkılamaz.

Yine aynı yerde kayadan oyma bir ev, iç içe labirent gibi odalardan oluşmakta. Nihayetinde odalardan birisinde bir insanın çömelerek ilerleyebileceği bir tünel var. Üç metre uzunluğundaki tünel sonrasında dikdörtgen baca gibi dik olarak yukarı devam ediyor. Gelen güçlü hava akımı düşünüldüğünde bu tünel yukarıdaki düzlüğe çıkıyor olmalıdır.

Kadim manzaranın kadim sahibi kayısı ağacı!

Abidin Tekinbay’ın dikkatlerimizi çektiği bambaşka bir nesne var. İnsan eliyle değil kendiliğinden oranın parçası oluvermiş kayadan fırlamış ve sarkmış gibi duran kayısı ağacı. Birgün babasına, “Baba, bu kayısı ağacı, çocukluğumdan bu yana orada! Ne kadar eski olabilir?” diye sorduğunda babası daha ilginç bir yanıt verir. “Oğlum bu kayısı, benim çocukluğumda da duruyordu.” Abidin Bey diyor ki, “Babam yaşasa idi 104 yaşında olacaktı. Demek ki, bu kayısı en az 100 yaşında.” Ne diyelim, bu manzara bilgesi kayısı ağacı da vadinin derin ve geniş manzarasına kendini bırakarak huzuru yakalamışa benziyor.

Vadinin dik yamacının üst tarafında yürümeye devam ederken Abidin Bey bize, yine farklı yine ilginç bir yapı gösterdi. Roma mı Selçuklu mu olduğu ihtilaflı, hamam olması muhtemel bu yapıya köyde “tol” deniyormuş. Sözlükte “tol”; taş kemer ya da taş kemerlerle yapılmış ev, oda, kapı anlamındadır. Burası anlama uygun biçimde moloz taşla tonoz kubbe ile yapılmış yaklaşık 3x4 ölçülerinde bir tarihi yapı. Çok eski olduğu belli. Yapının dönemine işaret eden iki özelliği harcı ve pencere ya da dolabıdır. Yapıda kullanılan harç, Roma, Selçuklu ya da Osmanlı olabilir. Bunu en iyi uzmanlar bilebilir ya da tarihlendirme yöntemi belirleyebilir. Ama pencere ya da dolap görünümlü bölüm, burasının Selçuklu olabileceğini gösteriyor. Çünkü sivri kemerli bu bölüm, Selçuklu mimari özelliği taşımaktadır. Ancak harç ve taş örgüsü iyi incelendiğine görülüyor ki, muhtemel hamamın taş örgüsü özene bezene yapılmış.

Nişli ve kemerli tarihi çeşmeler!

Mevcut gezi sırasında dikkat çekici tarihi eserlerden biri de nişli ve kemerli çeşmeler oldu. Özellikle köyün üstünde ve tol hamamın biraz altındaki çeşme, Karaman merkezdeki tek cepheli, tek nişli tek kemerli çeşmelerin bir örneği gibi duruyor. Jilet gibi kesilmiş ve yesyeni duran taş malzeme ise buralara ait değil. Tamamen küfeki olan bu taş malzeme dışarıdan getirilmiş.

Aynı çeşmenin bir örneği ise eski köy okulunun kenarında. Bu çeşme nişine konulan kitabe ise ilginç. Abidin Bey’in söylediğine göre bu kitabe Grekçe imiş. Ama çeşme yapımında Grekçe kitabenin tamamına yakını silinmiş. Geriye bir sözcük kalmış. Bu sözcüğün üstünde ise Osmanlıca 1938 yazılıdır.



Köyün sivil mimarisi!

Köyün bir başka özelliği de sivil mimarisidir. Özelikle moloz taşla yapılan bir ve iki katlı evlerin düpdüzgün duvarları ve hiç boşluk olmayacak biçimde taş örgüsü, izleyeni hayran bırakmaktadır. Bu evlerden bazılarında ise sanatsal denilebilecek süslemelere de rastlanılmaktadır. Celal Yıldırım’ın tespiti ile gördüğümüz eski köy okuluna dönen kavşağın başındaki bir evin üst köşesine yerleştirilen kitabe taşında hem tarih hem de leylek ve ay yıldızdan oluşan simgeler kabartma olarak işlenmiş. 1961 tarihli evde ay yıldız süsleme anlaşılıyor. Ama birebir anatomik özellikte işlenen leyleğe ne demeli? Bahar ve yaz aylarında buraya gelen ve evin damına bacasına yuva yapan bir leylek olabilir mi burada tasvir edilen? Yorumlar artar, ihtimaller de?

Köyün bir girişinde bir de eski köy okulu tarafında rastladığımız iki adet tuvalet mimarisi ile sıra dışıdır. Yaklaşık bir insan boyunda ve 2 m çapında dairesel alana yuvarlak biçimde yapılan bu tuvaletlerin neden silindirik olduğu ayrı bir merak konusudur.

Köydeki önemli tarihi eserlerden birisi de eski okulun karşısındaki tarihi köprüdür. Yuvarlak kemerine göre Roma köprüsü olduğu belli olan bu köprünün ayakları, dolan toprak ve çakılla artık görünmez olurken köprünün üst döşemesi ve korkulukları zamanla yıkılmış ve yok olmuştur. Geride kalan ise her an yıkılarak dağılabilecek çıplak bir kemerdir.

Abidin Bey’in önerisine rağmen sıcaktan grubun hareket edecek dermanı kalmadığından köyün yine önemli doğal ve tarihi yerleri olan Alfaz ve Elverce’ye gidilemedi. Bir başka sefere belki…

Bir başka bilinmesi gereken de şu ki, ceviz, kayısı, kavak, elma, söğüt, erik ağaçlarıyla yemyeşil doku, sanmayın ki, sadece buralara aittir. Çok değil, 40 yıl önce de Gödet ve Göves’den gelen su ile Boklubent, Karadeğirmen, Emekseven, Gazalpa bölümünde tüm Karaman’ın içi de böyle bir dokuya sahipti. Biraz daha eskiye gidildiğinde İmaret, İstasyon, Kavaklı Yol, Züğürtler Yaylası, Şamkapu, Seki Hamamı da böyle idi.

Bu yazıda, sadece gezilen görülen yerlere temas edildi. Gezi, Celal Yıldırı, Remzi Tartan, Şehabettin Yavuzaslan ve Kemal Arabacı ile daha güzel ve renkli oldu. Abidin Teknbay Bey’in mihmandarlığı ise geziyi turistik manzara gezisi olmaktan kurtardı; topluluğu mekanla, doğayla, tarihle bütünleştirdi.

Göves köyü hakkında ayrıntılı bilgiler için bakınız:

Uğur Erkan, ugur-erkan.com/karamanansiklopedisi/pasabagi-goges-goves/

Durmuş Ali Gülcan, Karaman Mahalle, Kasaba ve Köyleri Tarihçesi

 

                                                                                    

17/02/2025

Mithad Bahari’nin Mümine Sultan Kıt’ası ve Onun Hat Levhaları

Yusuf Yıldırım


Yaklaşık yüz yıldır Mevlevi literatüründe çok iyi bilinen Midhat Baharî’nin sıradışı kıt’ası, 10 Şubat günü itibariyle ulusal medyanın manşetlerine pelesenk olmayı başardı. Özellikle kıt’anın “oğlun gibi bir nûr-ı ilâhîyi yaratdın” dizesinin son sözcüğü “yarattın”; toplum içindeki şirk uzmanı, şirk bilir ve şirkten anlar bir grubun olduğunu da ortaya çıkardı. İzleyici konumundaki sıradan vatandaş da “yaratmak Allah’a mahsus” ezberi ile kıt’adaki sözlere yarı anlamış biçimde ve kızgınlıkla karışık katıldı. Kimse şiirin önünü arkasını, yazanını sormadı. Hatta 47 yıl önce ölen Baharî; halen yaşıyor sanma cehaleti gösterilip üstüne hedef tahtasına konulup itibarsızlaştırıldı. Olayın içi dışı bu kadar. Ama bu kıt’anın yazılma ve hat levhası yapılıp Aktekke’de Mümine Hatun Türbesine asılma hikayesi bambaşka.

Öncelikle şu soruların etrafında düşünmek sonra bir sonuca gidip bir yargı oluşturarak davranmak en sağlıklısıdır!

Eğitimli bir aileden gelen ve Osmanlı son döneminde yetişmiş itibarlı bir mesnevihan ve tasavvufu çok iyi bilen Mevlevi şeyhi, şiirine gerçekten şirk katık etmiş olabilir mi?

Eğer öyle ise Mevleviler, Midhat Baharî’yi şiiri yazdığı dönemde ya da sonrasında neden dışlamadılar tersine kabul ettiler, şiirine itibar ettiler?

Midhat Baharî’nin üst düzey şiir sanatıyla söylediği şiirine şirk hükmü vermek kolaycılık mı düzeyli ve derin bir görüşün sonucu mudur?

Bu sorular bağlamında yazıda Midhat Baharî’nin hayatı, şiiri ve hat levhasının kısa geçmişi işlenecek, ilgili kıt’anın analizi ve değerlendirmesi yapılacaktır.


Ahmet Midhat Baharî Beytur

1875 yılında İstanbul Eyüp’te doğdu, 11 Kasım 1971’de vefat etti. Asıl adı Ahmet Midhat’tır. Şiirlerinde “Baharî” mahlasını kullanmıştır. Soyadı Kanunu çıktıktan sonra “Beytur” soyadını almıştır. Eyüp Askeri Rüşdiyeyi ve Bitlis’te ağabeyinin yanında idadiyi bitirdi. İstanbul’da çeşitli memurluklarda çalıştı. Eyüp Hatuniye Nakşibendî Dergâhı şeyhi Hoca Hüsâmeddin Efendi’den mesnevîhanlık icâzeti aldı. Özel derslerle Arapça, Farsça üst düzey eğitimlere devam etti. Sahih-i Buhari okumalarına katıldı. Tekke ve zaviyeler kapatıldığında Bahariye Mevlevihanesi mesnevihanı idi. Ankara Mevlevîhânesi’ndeki bir sohbette, Midhat Bahârî’nin sözlerinden etkilenen Konya makam çelebisi Abdülhalim Çelebi’nin başındaki destarlı sikkeyi çıkarıp ona giydirmesiyle Mevlevî şeyhliği makamına yükselmiş oldu. 1945 yılında Sümer Bank alım satım şefliğinden emekli oldu. Mevlâna ve Mevlevilik üzerine birçok kitabı ve makalesi vardır (Işık, 2020: 6).


Ahmet Midhat Bahari Beytur, Foto: TDV İA

Ahmet Midhat Baharî’nin Mümine Sultan kıt’ası

Midhat Baharî, bu şiiri, bir Karaman ziyaretinde, Mümine Hatun’un huzurunda okumuştur. Baharî, Mihrab-ı Aşk adlı el yazması eserinde sayfa 8’de “Mevlânâ’nın Annesine” baslığıyla, 1965 baskısı aynı kitapta s. 54’te “Vaktiyle Karaman'da Valide Sultân’ın Türbesini ziyaret etdiğim esnada, mânevî huzûrunda eğilerek şu kıt’ayı okudum.” notuyla bu şiire yer vermiştir (Şimşekler, 2009: 197-198; Dikkaya, 2016: 310). Ayrıca aynı şiir; ikinci dizesi “akl u dili sen vâdi-yi hayretlere attın” sözleriyle değiştirilmiş biçimde Bahârî’nin bir mektubunda geçer (Dikkaya, 2016: 310).

İki beyit olan kıt’a şöyledir:

ey pertev-i hak meşrık-ı cân şems-i tecellî

sen mithatini cevv-i tahayyürlere attın

allah değilsin fakat ey mü’mîne sultân

oğlun gibi bir nûr-ı ilâhîyi yaratdın



Midhat Baharî'nin Mümine Sultan Kıt'asının Mustafa Halim Özyazıcı tarafından yazılan ilk hat levhası, 1960, İbrahim Hakkı Konyalı, Karaman Tarihi 1967. s. 245

Mümine Sultan kıt’asıyla yazılan ilk hat levhası

Midhat Baharî’nin sıkı bağlılarından Seniha Bedri Göknil, 1960 yılında bu kıt’ayı bir hat levhasına yazdırarak Mevlâna’nın annesi Mümine Hatun’un mezar kafesine astırır. Ayten Lermioğlu bu olay için “Bu güzel levha, Mevlânâ hayranı, faziletli insan, muhterem Seniha Bedri Göknil Hanımefendi’nin Mâder Sultân Türbesi’ne niyâz armağınıdır.” ifadesini kullanır (Lermioğlu, 1969: 11). Hat levhasını yerinde ilk tespit eden ise İbrahim Hakkı Konyalı’dır. Konyalı, Karaman Tarihi adlı kitabında, Aktekke konusunda bilgi verirken bu hat levhasının hem tek fotoğrafını hem de kitabenin Osmanlı Türkçesiyle metnini yayınlar. Kitabe için şöyle der: “Türbenin sol duvarındaki tezhibi ve yazısı fevkalade kıymetli Mustafa Halim’in şu yazısı ile Mithat Efendi’nin şu manzumesini okuduk.” (Konyalı, 1967: 244).

Hat levhasının ketebe kaydı şöyledir: “ketebehû el-fakîrü el-Hâc Mustafâ Hâlim tilmîz-i el-merhûm Hâfız Mehmed Hulûsî gufira lehu, sene 1380.  (Konyalı, 1967: 245) Bu durumda hat levhasının yazıldığı tarih, miladi 1960-1961 yılıdır. Bu levha uzun yıllar yerinde asılı kalsa da 1990’lara gelindiğinde Aktekke Camii’nde artık görülmez. Bunu kimin, nasıl ve ne şekilde ortadan kaldırdığına dair kesin bilgi yoktur. 2010’lara gelindiğinde Mümine Hatun için yazılmış diğer hat levhalarının hiçbiri ortada değildir. Çok açık söylenirse sahipsizlik, kıymet bilmezlik sonucu her birinin maddi değeri en az yüzbinlerce TL olan tarihi ve manevi değeri ölçülemeyen Türkiye’nin en iyi hattatlarının yazıp da Karaman’a gönderdiği hat levhaları, bu işin simsarları tarafından yürütülmüştür, aşırılmıştır. Mümine Hatun’a yazılan şiirleri ve onun adına hazırlanarak Aktekke’ye asılmış hat levhalarını konu edinen bir makale hazırlayan Zeynep Koyuncu en azından bu eserlerin varlıkları için bir kayıt oluşturmuştur (Koyuncu, 2021: 253-270).

Midhat Baharî'nin Mümine Sultan Kıt'asının ikinci beytine Hattat Mahmud Şahin tarafından yaızlan ikinci hat levhası, 2017, Foto Yusuf Yıldırım 2018

Mümine Sultan kıt’ası ikinci beytiyle yazılan ikinci hat levhası

2017 yılında sıra dışı bir gelişme oldu. O yılın sonlarında Mümine Hatun’un mezar kafesinin sağ üst köşesinde bir hat levhası asılı olduğu görüldü. 2017’nin Aralık ya da 2018’in Ocak ayında bu levhadaki yazının ne olduğunu çözümlemek üzere bir arkadaşla gittik. Hamit Aytaç ya da Halim Özyazıcı imzalı çok eski bir eser olduğunu düşündüğüm hat levhasının ketebesinde beklemediğim bir isim gördüm.  1980’lerde ya da 1990’larda ortadan kaybolan ya da yok edilen Baharî’nin Mümine Sultan kıt’ası bu kez ikinci beyitiyle “allah değilsin fakat ey mümine sultan/oğlun gibi bir nûr-ı ilâhî’yi yaratdın-ketebehu Mahmud Şahin” yazılı hat levhası olarak Aktekke Camii’ne geri dönmüştü. Görüldüğü üzere hat levhası, Mahmut Şahin Hoca’nın imzasını taşıyordu. Hemen hat levhasının fotoğrafını çekip Mahmud Şahin Hoca’ya mesajla gönderdim.  Hoca da teşekkür etti.

Benim yazıma kadar bu hat levhasını okuyan ve sözde şirki tespit eden bir allame ortaya çıkmadı!

Hat levhası yaklaşık bir ya da bir buçuk sene orada asılı durdu. Bu zaman zarfında binlerce ziyaretçi, her gün yüzlerce cami cemaati, diyanetin resmi din görevlileri bu hat levhasını gördü ama hiç kimse bir tepki göstermedi. Neden tepki göstermedi? İnsan bildiğine tepki gösterir, haberi yoksa ne yapsın ki? Açıkça söylüyorum çünkü bu hat levhası, kendini okuyabilecek kapasitede ve zekada biri ile karşılaşmadı. Gelen geçen de ayet hadis yazılı bir hat levhası diye düşünmüş olabilir.

2018 Haziran ayı başında “Huzur Mekân-ı Mâder-i Mevlâna ya da Aktekke Camii” başlığı ile yazdığım bir yazıda Midhat Baharî’nin şiirinin yazılı olduğu hat levhasına kısaca, bir paragraf ile değindim (Yıldırım, 2018). Böylece hiç kimsenin okuma becerisi gösteremediği hat levhasını da bilmeyerek de olsa açık etmiş ve hat levhasının kaderini belirlemiş oldum. Nasıl mı? Bu yazımdan haberi olan ancak benim yazımdan önce hat levhası hakkında hiçbir fikri olmayan akl-ı evvel ve işgüzar biri ya da birileri, bu hat levhasını Karaman Müftülüğüne ispiyonlamışlar. 15 Haziran 2018 günü camiye uğradığımda hat levhasının yerinde olmadığını gördüm. CİMER’den Karaman Müftülüğüne, hat levhasına ne olduğunu sorduğumda düz ve basit biçimde; “İnançlarımıza aykırı olduğu için kaldırdık.” yanıtını verdiler. Bunun üzerine “Caminin mülkiyetinin kendilerinde olup olmadığı, cami görevlilerinin Mevlevi kültürüne uygun olup olmadıkları, cami demirbaşından olan Halim Özyazıcı’nın, Hamit Aytaç’ın ve diğer hattatların hat levhalarının nerede olduğunu” içeren sorular sorup, verecekleri yanıtın yerel ve ulusal basında paylaşılacağını ve Karaman Valiliği ile Cumhurbaşkanlığı’nın da bilgilendirileceğini” belirten bir CİMER yazısı daha yazdım. Bunun üzerine hat levhasını, bu kez kafesin içinden görünecek biçimde yerine astılar. Ancak benim sorularıma da halen de yanıt veremediler. O gündür bu gündür orada asılı olan hat levhası, dediğimiz gibi 10 Şubat 2025 tarihi itibariyle ulusal medyada bir şirk uzmanının hükmü ile gündem başı haberlerden biri oldu.

Midhat Baharî’nin Mümine Sultan kıt’asının şiir özellikleri

Nazım şekli

Baharî’nin bu şiiri bir kıt’adır. Kıt’a, divan edebiyatına özgü bir şiirdir. En az 2 beyitle yazılır. Her türlü konu işlense de çoğunlukla kıt’alar, tarih düşürmek ve övgüde bulunmak için yazılırlar. Midhat Baharî’nin Mümine Sultan kıt’ası da bir övgü şiiridir.

Midhat Bahari’in Mümine Sultan huzurunda söylediği kıt’a şiir şöyledir:

mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fe’ûlün

ey pertev-i hak meşrık-ı cân şems-i tecellî

sen mithatini cevv-i tahayyürlere attın

allah değilsin fakat ey mü’mîne sultân

oğlun gibi bir nûr-ı ilâhîyi yaratdın

Kıt’a’nın şekil özellikleri

Beyit sayısı: 2

Kafiye düzeni: ba, ca

Kafiye çeşitleri: Tam kafiye “-at” ve redif “-tın”

Şiirdeki söz sanatları:

Teşbih: Mümine Sultan, pertev-i hak, meşrık-i cân ve şems-i tecelli gibi benzetmelerle nitelenerek övülmektedir.

Nida: Mümine Sultan’a sesleniş, “ey pertev-i hak meşrık-ı cân şems-i tecelli”

Tevriye: Baharî, şems-i tecelli ve cevv-i tahayyür ifadeleri ile hem kendisinin hem de Mevlanâ’nın tecelli ve hayret makamlarında olduğunu söylemektedir. Şems-i Tebrizî’ye de bir gönderme söz konusudur, burada.

Mübalağa: Mevlana’yı doğurduğu ve büyük bir insan olarak yetiştirdiği için Mümine Sultan “nûr-ı ilâhiyi yaratdın, pertev-i hak, meşrık-i cân ve şems-i tecelli” sözleriyle abartılı övülmektedir.

Kıt’anın çevirisi ve anlam katmanları

Dize dize kıt’anın çeviriş şöyle olabilir:

Kıt’a metni

ey pertev-i hak meşrık-ı cân şems-i tecelli

sen mithat’ini cevv-i tahayyürlere attın

allah değilsin fakat ey mü’mîne sultân

oglun gibi bir nûr-ı ilâhiyi yarattın

Çeviri metin

Ey hak ışıltısı (parıltısı), canın (Mevlana’nın) doğum kaynağı, tecellinin güneşi

Sen, ben Midhat Baharî’yi hayretler alemine attın

Allah değilsin ancak ey Mümine Sultan

Sen de bir sanatçısın tamamen Allah nuru olan Mevlana’yı sen yarattın

Şiirin anlam katmanları

Beyit 1/1: ey pertev-i hak meşrık-ı cân şems-i tecelli

pertev-i hak: Hak parıltısı.

meşrık-ı cân: Mevlana için canın doğma kaynağı.

şems-i tecelli: Allah’ın tecellisini güneş gibi çıplak gösteren.

Mümine Sultan’a övgüler dolu bir sesleniş vardır. Bu seslenişte Mümine Hatun üst düzey nitelemelerle övülmektedir. Buna göre Mümine Sultan, Hazret-i Mevlana’nın doğum yeri ve kaynağıdır. Hazret-i Mevlana’yı doğurması ve bu dünyaya getirmesi aslında hem Hakk’ın bu dünyaya bir parıltı olarak yansımasıdır hem de Allah’ın üstün ve mükemmel yaratma gücü ile hikmetinin bir tecellilerine bir örnektir. Bu örnek tecelliyi güneş gibi gösterilmesine aracılık eden Mümine Sultandır.

Baharî’nin şiirde kullandığı “şems-i tecelli” ve “cevv-i tahayyür” tasavvufî kavramlar olup, sâlikin hangi makamda olduğunu göstermektedir. Baharî burada kendisinin hayret makamına ulaştığını söylerken Mevlana’nın bir tecelli mertebesi olduğunu dile getirmektedir. Çünkü Muhyiddin Arabî’ye göre “İnsan bütün tecelli mertebelerini kendinde toplayan son ve en mükemmel tecelligâhtır.” (Ceyhan, 2011: 241). Yine “şems-i tecelli” ile Mevlana’yı hayatta iken tamamlayan Şems-i Tebrizî’ye bir gönderme yapıldığı değerlendirilebilir.

Beyit 1/2: sen mithat’ini cevv-i tahayyürlere attın

cevv-i tahayyür: Hayret alemi.

Midhat Baharî, bilgisi, hikmeti, ilahi aşkı, insanlığa getirdiği büyük hoşgörü ile Mesnevi’nin Divan-ı Kebir’in Fihi Ma Fih’in büyük müellifi Mevlana’dan öğrendikleri gizlerle kendini hayretler makamında görmekte, burada kendinden geçtiğini dile getirmektedir.

Beyit 2/1: allah değilsin fakat ey mü’mîne sultân

Midhat Baharî, kolayca şirke yorumlanabileceğini önceden kestirmiş olmalı ki, şiirinin başında tedbirini almıştır ve uyarısını yapmıştır. Böylece “Allah değilsin fakat Mümine Sultan” ifadesinde, Allah’ın yaratma sanatı ile insanın yaratma becerisinin farklı farklı durumlar ve olaylar olduğu ayırımını yapmaktadır.

Beyit 2/2: oglun gibi bir nûr-ı ilâhiyi yarattın

Midhat Baharî, “Allah değilsin” uyarısının gerekçesini burada “nûr-ı ilâhîyi yaratdın” ile açıklıyor. Burada yaratmak sözcüğünün Türkçedeki anlam evrenine girmek şiirin anlamına da yardımcı olacaktır.

nûr-ı ilâhi: Allah’ın nuru.

Türkçe’de yaratma

Bir sözcüğün anlamı; diğer dillerdeki benzer sözcüklerle tam karşılanamaz. Bunun en açık örneklerinden biri gönüldür. Gönül sözcüğünü, başka bir dilde tam anlamıyla karşılayabilecek sözcük yoktur.  Kaldı ki, gönül, Türkçe de tam anlamıyla açıklanamamaktadır.

Yaratma sözcüğünün durumu da benzerdir. Yaratma, Türkçede çok eski ve işlek bir sözcüktür. Orhun yazıtlarında “düzenlemek, uydurmak” anlamlarında yer alırken Uygurcada “donatmak”, Kıpçak Türkçesinde “yoktan var etmek” anlamlarını (Nişanyan) kazanmıştır.

Sözcüğün “parlamak, ışık saçmak” anlamına gelen “ya-” fiilinden türediği düşünülmektedir. Günümüzde işlek kullanılan “yara-” fiilinden ise “yaramaz, yaramazlık, yaranmak, yarayışlı” gibi sıfat ve zarflar türemiştir. Bu köke bağlı olarak “yarat” fiilinden türetilen “yaradan, yaradana sığınmak, yaradılış, yaratan, yaratıcı, yaratıcılık, yaratılış, yaratım” gibi sıfat, mastar ve zarflar güncel Türkçede yaygın kullanılmaktadır.

Yoktan var etmek!

Bu bağlamda Türkçedeki “yaratmak” ile Arapçadaki “halk”ın buluştuğu ortak anlam: “Olmayan bir şeyi var etmek.”tir (TDK Sözlük).

Görülmeyen yeni bir şeyi ortaya çıkarmak!

Bunlardan “Zekâ, düşünce ve hayal gücünden yararlanarak o zamana kadar görülmeyen yeni bir şey ortaya koymak, yapmak.” anlamında yaratmak, insanın yaratma eylemine örnektir (TDK Sözlük). Halide Edip Adıvar’ın “Onlar yarını binâ edecekler, yarının sanatını yaratacaklar.” sözleriyle kurduğu cümlede bu anlam vardır. Ahmet Hamid Tanpınar da “Bu tecrübeler arasında Türk mîmârîsinde kendine bir üslûp yaratmaya çalışıyordu.” derken aynı anlamda cümle kurmuştur.

Ortaya çıkmasına yol açmak, neden olmak!

Hem olumlu hem de olumsuz anlam yüklenebilen “Olmasına, ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak” anlamında yaratmak (TDK Sözlük, Kubbealtı Sözlük) yine insana özgü eylemleri anlatır. Harikalar yaratmak, panik yaratmak, zor durumlar yaratmak, en işlek örnekler.

Yaratanların en güzeli Allah!

1400 yıl öncesinde Kur’ân, Allah dışında da yaratanlar olduğunu söylemiştir. Mü’minûn sûresi 14. ayetinde “fe-tebârake’llâhu ahsenu’l-halikîn” yani “Yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir!” ifadesinde iki önemli yargı var. Öncelikle en üstün yaratıcı Allah’tır. İkinci olarak Allah, başta insan olmak üzere diğer yarattıklarına yaratma becerisi ve yeteneği yüklemiş olmaktadır. O zaman ayette belirtilen diğer yaratıcıların yaratma niteliği ve becerisi; Türkçedeki “olmayan bir şeyi ortaya koymak, bir şeyin ortaya çıkmasına yol açmak” anlamındaki yaratmak ile uyumludur.

Bu sebeple Mithad Baharî, ikinci beyti; “Sen Allah değilsin, ama tamamen Allah nuru olan ve en iyi insan olacak biçimde doğurup büyüttüğün Mevlâna senin sanat eserindir.”, anlamına gelecek biçimde kurmuştur. Buradaki yaratmak; Allaha mahsus olmayan bir şeyi var etmek değildir. Zaten Bahari, şiirde hem Allah değilsin hem de nûr-ı ilâhî sözleriyle Allah’ın yaratmak sıfatını doğrudan ve açık biçimde beyan edip sonrasında insana ait yaratmak “o zamana kadar görülmemiş bir şeyi ortaya koymak, özgün eser” anlamında, Mevlana’yı doğurup yetiştirdiği için Mümine Hatun’u övüyor.

Diğer deyişle şirkle uzaktan yakından şiirin ve bu dizenin ilgisi yoktur.

Değerlendirme

Bir Mevlevi şeyhi olmasına rağmen Ahmet Midhat Bahari, Nakşibendi Tarikatı şeyhlerinden dersler almış, Sahih-i Buharı dersleriyle hadis ve din bilgisini derinleştirmiş, edebiyat birikimini zenginleştirmiş kâmil bir insandır.

Midhat Baharî’nin Mümine Sultan kıt’ası, Mevlevi çevrelerinde çok iyi bilinen ve inanç yönünden bir sorun görülmeyen tersine itibar edilen bir şiirdir.

Tarih verilmese de Baharî, bu şiiri 1920’lere ya da hemen öncesine denk gelen bir zamandaki Karaman, Mümine Hatun Türbesi ziyareti sırasında yazmış ve söylemiş sonra da kitabına almış görünüyor.

Yine Mevlevi çevresinde iyi bilinen Seniha Bedri Göknil tarafından Baharî’nn Mümine Sultan kıt’ası, dönemin en iyi hattatlarından Mustafa Halim Özyazıcı’ya yazdırılmıştır.

Seniha Göknil’in ısmarlaması üzerine çok dindar hattat olan Mustafa Halim Bey, hiçbir sakınca görmeden Baharî’nin şiirini hat levhasına almıştır.

Mustafa Halim Özyazıcı’nın yazdığı hat levhası, 1980’lerin sonunda ya da 1990’ların başında ortadan kaybolmuştur, belki de yok edilmiştir.

Bu hat levhası günümüze gelebildi ise muhtemel maddi değeri, 1 milyon TL’nin üzerindedir.

2017’de Konya’dan bir hayırsever, Mümine Hatun’a olan sevgi ve saygısıyla tekrar aynı kıt’anın ikinci beytini Hattat Mahmûd Şahin’e yazdırmış ve bu levha, Mümine Hatun mezar kafesine asılmıştır.

Mahmud Şahin tarafından yazılan hat levhasının Karaman Müftülüğünce yok edilmeden bir an evvel korumaya alınması gerekmektedir.

Türkçede yaratmak sözcüğünün Arapçadaki yaratmak dışında anlamları vardır. Buna göre özgün ve yeni ürünler ortaya çıkarabilmenin adı da yaratmaktır.

Hat levhasında ne yazdığını okuyamayan cahiller, ancak 2018’de yazdığım Aktekke yazısı ile hat levhasındaki şiirden haberdar olmuşlar ve derin tasavvufi anlamlar ile ilahi aşk yüklü şiire, sadece yaratmak fiili üzerinden şirk hükmünü koymuşlardır.

2025 Şubat ayında bir şirk uzmanı tarafından Midhat Baharî’nin Mümine Sultan kıt’ası ve onun hat levhası, içinde şirk taşıdığı iddiasıyla bir kez daha itibarsızlaştırılmıştır.

Baharî’nin Mümine Sultan kıt’ası tasavvufi bir şiirdir. Bütününe bakıldığında Allah’ın yaratma kudreti, Mevlana’nın, Mümine Hatun’un ve Baharî’nin bulundukları tasavvufi mertebelere dair anlatımlar açık ve kesindir. Ancak bunu görebilmek için önce iyi niyetli olmak gerekiyor sonra üst düzey hem şiir bilgisine hem tasavvuf bilgisine ihtiyaç vardır.

Midhat Baharî, Allah’ın yaratma kudreti ile insanların özgün eser verme yeteneği karışmasın diye şiirde baştan “Allah değilsin” sözüyle hem uyarısını yapmış hem de ayrımı belirtmiş böylece de Mümine Hatun tarafından doğurulan ve yetiştirilen Mevlana’nın bir sanat eseri olduğunu vurgulamıştır.

Şiire göre, şiiri yazdığında Midhat Baharî hayret makamındadır.

Eserleri, kişiliği, hoşgörüsü, evrensel düşünceleri ile tüm zamanlarda insanlığa büyük hizmeti ve etkisi ile Türk İslam medeniyetinin büyük isimlerinden Mevlâna, Allah’ın üst noktada bir tecellisi olarak şiirde nitelenmektedir.

Yine Mevlâna, ilahî nûr, yani Allah nuru nitelemesiyle yüceltilmektedir.

Şiirde hem Mevlana’yı doğurması hem de yetiştirmesi ile Mümine Hatun, “yaratdın” ifadesi ile sanatkarane övülmektedir.

Yukarıdaki gerekçeli açıklamaların gafletinde şiirdeki “yarattın” kelimesi üzerinden şirk hükmü vermek sadece linçtir ve yargısız infazdır.

Sonuç

Tasavvufi derin kavramlarla oluşturulmuş ve ince söz sanatlarıyla örülmüş ancak uzmanların açıklayabileceği, Mümine Sultan için yazılmış bu şiiri, konuşma dilinden bir cümle gibi görerek hakkında yargılar oluşturmak, değerlendirmeler yapmak sığ ve yüzeysel zihniyet göstergesidir, önyargılı davranmaktır, şiiri anlamadan şirk vurgusunda inat etmek ise suizandır, tutucu bir yaklaşımdır.

Şiirde Mümine Hatun’a atfedilen “yaratmak” fiili, Allah’ın “yoktan var etmek” anlamındaki “halk etmek” fiili değildir.

Şiirdeki “yarattın” sözü üzerinden düşünmeden hem şirk yaygarası yaparak hem de fitneye davetiye çıkararak yapılan linç ve itibarsızlaştırma, toplumun düşünce, inanç, sanat, tasavvuf derinliğini göstermesi açısından bir sosyal deney işlevi görmüştür.

Yaşanan gelişmelerden sonra bu hat levhasının Aktekke Camii’nde Mümine Hatun mezar kafesine asılı durması; tasavvufi derinliğin ve dini hoşgörünün tam özümsenmediği koşul ve ortamlarda fitne ateşi olmaktan başka bir yararı olmayacaktır.

Bu sebeple, Mümine Sultan kıt’asının yazılı olduğu hat levhasının türbeden kaldırılması, hattatına ya da kıymet bilen emin ellere teslim edilmesi en sağlıklı yoldur.

Mümine Hatun için yazılmış olan ancak bir nedenle ortadan kalkmış olan diğer hat levhalarının tekrardan yazdırılıp resmi koruma altında Aktekke Camii’ne asılması hem Karaman’daki Mevlevilik misyonuna hizmet hem de Türk İslam sanatının Karaman’da Mevlâna’nın annesinin makamında temsil edilmesi açısından önemlidir.

Kaynaklar

Ayten Lermioğlu, Hz. Mevlâna ve Yakınları, Redhouse Yayınevi İstanbul 1969

Emin Işık, Midhat Baharî, TDV İslam Ansiklopedisi, C 30 İstanbul 2020, s. 6-7.

Galip Güner, “Yarat- “Yaratmak, Halk Etmek” Fiilinin Etimolojisi”, Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 7/3, Summer 2012, p. 1415-1423, Ankara-Turkey

Harun Dikkaya, Ahmet Mithat Bahârî Beytur'un Hayatı, Eserleri ve Mihrâb-I Aşk Adlı Eseri, Yüksek Lisans Tezi, Konya 2016

İbrahim Hakkı Konyalı, Karaman Tarihi, Baha Matbaası, İstanbul 1967

İlhan Ayverdi, Kubbealtı Sözlük, www.lugatim.com, 2024

Midhat Baharî Beytur, Mihrâb-ı Ask, Sulhi Garan Matbaası, İstanbul, 1964.

Semih Ceyhan, “Tecelli”, TDV İslam Ansiklopedisi, C 40, İstanbul 2011, s. 241-243

Sevan Nişanyan, Nişanyan Sözlük Çağdaş Türkçenin Etimolojisi, https://www.nisanyansozluk.com/, 2002-2025

Simsekler, Nuri, Pîr Askına, Timas Yayınları, İstanbul 2009

TDK, TDK Sözlükleri, www.sozluk.gov.tr, 2025

Yusuf Yıldırım, “Huzur Mekân-ı Mâder-i Mevlana ya da Aktekke Camii”, www.dunyabizim.com, https://www.dunyabizim.com/gezi-mekan/karamanin-huzur-mekni-mder-i-mevlana-ya-da-aktekke-camii-h29331.html, 06/06/2018, E.T. 06/06/2018

Zeynep Koyuncu, “Mâder-i Mevlânâ Mümine Hatun’a Yazılan Manzumeler”, SEFAD, 2021; (45): 253-270