Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11/08/2022

Canasan Adnan Baysal’la canlanıyor!


Canasan Adnan Baysal’la canlanıyor!

Yusuf Yıldırım

Canasan Höyüğü kazıları 55 yıl aradan sonra yeniden başladı. Çalışmalar Doç. Dr. Adnan Baysal başkanlığında 12 kişilik bir ekiple yapılmakta. Bu yıl ki çalışmalar Eylül’ün 15’ine kadar sürecek.

O kadar höyük dururken yine Canasan Höyüğünü kazmak nedendir?

Neden Canasan?

Daha eski olan ve Karaman’da bulunan Süleymanhacılar’daki 16.000 yıllık Pınarbaşı höyüğü varken neden hep Canasan önde? Karadağ ve çevresinde 400 kadar höyük var. Bunların en ünlüsü Çatalhöyük. Karaman şehir merkezinde “Höyük, kale, Akyokuş (şehir garajı) olmak üzere üç adet höyük bulunmakta.

Canhasan ilginç bir yerleşim, birbirinden farklı uzaklıklarda konumlanmış üç höyükten oluşan Canhasan Höyükleri, çanak çömleksiz Neolitik dönem olarak tanımlanmış, daha sonraki aşamada Neolitik-Kalkolitik olarak tanımlanan ve en son olarak da geç dönemlerin görüldüğü höyüklerden oluşmaktadır. Bu höyüklerin her biri kendi dönemi için son derece önemli arkeolojik verilere sahip olmakla birlikte, Yakındoğu’dan Balkanlara kadar uzanan kültürel etkileşime ait izlerin gözlenebildiği Anadolu’nun tarih öncesine ait ender yerleşmelerden birisidir. Canhasan sadece arkeolojik ve kültürel etkileşim açısından uluslararası bilimsel değeri ve önemi açısından değil, aynı zamanda Karaman ilinin de kültürel gelişim ve etkileşiminde geçmişe ait izlerine sahiptir. Karaman’ın günümüzde ulaştığı ekonomik ve kültürel boyutunun temelleri Canhasan höyüklerindedir. Karaman için geçmiş ile geleceğin buluştuğu yerdir.


Ama Canasan hepsinden ayrı bir öneme sahip.

Öncelikle yerleşim yerinin özgün adı Osmanlı’dan gelişle “Canasun”dur. Osmanlı Arşiv belgelerindeki yazımı “C-N-A-S-V-N”dir. Halk arasında çoğunlukla “Canasan” adı kullanılırken literatüre “Canhasan” biçiminde girmiş.  1960’lardaki yer adlarının değiştirilmesiyle Canasan’ın adı Alaçatı’ya çevrilmiş. Bu yazıda literatürde olduğu gibi höyük adları Canhasan biçiminde kullanılacaktır.

Canhasan’ın kamuoyuyla tanışması 1958 yılına rastlar.  James Mellaart, Alan Hall ve David French 1958 yılındaki bölge yüzey araştırmaları sırasında Canhasan höyüklerini de incelerler. David French, 1961-1967 yılları arasında Canhasan 1 höyüğünü, 1969-1970 yıllarında da Canhasan 3 höyüğünü kazar.

Doç. Dr. Adnan Baysal da hocası David French’ten bayrağı teslim alarak şimdi Canhasan 1 Höyüğünü kazıyor. Baysal Hoca’nın çalışmaları 2021’de başladı. Karaman’da başta valilik, belediye gibi birçok kurum, kuruluş ve şirkete gitti. Onlara projesini, Canhasan Höyüklerinin önemini anlattı. Onlardan destek istedi.

Ve bu yıl o çabalar ve girişimler mevyesini verdi. Karaman Belediyesi, İl Özel İdare, İhsan Duru, Nazlı Babaoğlu ve Vakıflar desteklerini esirgemediler. Öncelikle kazı ekibinin barınma ihtiyacı hızlıca çözüldü. Konteynirler getirildi. İvedilikle beyaz eşya ihtiyacı giderildi. Yine kazı ekibinin birincil ihtiyacı olan beslenme sorunu da Karaman Belediyesi ile Duru Bulgur tarafından çözüldü.

Bu noktada Canhasan Höyüğü 3 kazısı Temmuz 20 gibi başladı, Eylül 15 gibi bitecek. Çalışmalar başlar başlamaz da Adnan Baysal Hoca’ya ve ekibi yoğun ziyaretçi trafiğine sahip oldu. Hocanın ziyaretçileri arasında Duru Bulgur Onursal Başkanı İhsan Duru, KAREV Başkanı Veli Bozkır, Cumhurbaşkanlığı Kabine Sekreterliği Daire Başkanı Osman Sağlam, Emekli Savcı Şehabettin Yavuzaslan, Remzi Tartan, Celal Yıldırım, KGRT Sahibi Medeni Yavuzaslan, ANI Bisküvi Yöneticisi Nazım Boynukalın öne çıkmaktadır.

Jandarma ise görevinin üzerinde kazıları sahiplenmekte günübirlik bölgeyi ziyaret etmektedir.

Ekip 15 Eylül’e kadar Canhasan’da kazı yapacak!

Ekipte 12 kişi var. Kazı Başkanı Doç. Dr. Adnan Baysal, Kazı başkan yardımcıları ile Kültür ve Turizm Bakanlığı adına temsilci olarak görevlendirilen yetkili ve öğrencilerden oluşan ekipte tamamı Ankara Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencilerinden oluşan bir grupta bulunmaktadır.

Kazı ekibi planlandığı üzere çalışmalarını devam ettiriyor. Bu yıl iki aylık bir takvime bağlı olarak çalışmalarını yürütecek olan ekip, olasılıkla gelecek yıl tam yıl içine yayılan bir çalışma programına geçeceklerini düşünmektedir.  Bu durum ekibin daha uzun süre ve daha büyük bir ekiple çalışmasına imkan verecektir. Çalışmaların hızlanması ve büyümesi yine projenin alacağı destek ile orantılı olacağı görülmektedir. Böyle bir durum, Canhasan gibi önemi sıklıkla dile getirilen bu arkeolojik sit alanının gün ışığına çıkarılmasında son derece önemli bir rol oynayacaktır.

O zaman bu Canhasan’ı önemli kılan nedir? Neden gözler onun üstünde?

Pınarbaşı Höyüğü kronolojik olarak daha eski olabilir ama orada sürekli bir yerleşim olmadı. Avcı-toplayıcı bir ekonomiye sahip Pınarbaşı Höyüğü’nün sakinleri konar göçerlerdi. Avlanma mevsiminde gelip giderlerdi. Dolayısıyla kendilerinden sonraya kalıcı mimari gibi önemli bir şey bırakmadılar. Bir kamp yerleşmesi olarak literatüre giren Pınarbaşı’nın da belki Canhasan 3 ile ilişkileri olduğu ortaya çıkacaktır.




Çatalhöyük, döneminde bölgenin megakenti idi. Ama Çatalhöyük’ten daha erkene tarihlenen Canhasan Konya Ovasının sürekli iskan gösteren ve erken döneme tarihlenen bölgenin en erken yerleşim yerlerinden birsisidir. Canhasan’da yapılacak kazı çalışmaları bölgenin erken dönem höyüklerinin ilişkilerini daha iyi ve anlaşılır bir şekilde ortaya koyacağından, bu anlamda da Canhasan höyükleri son derece büyük bir önem arz etmektedir. Böylece bölgedeki insan hareketlerinin ve ilişkilerinin tarihsel haritasını çıkarmak mümkün olacaktır. 

Bir ihtimal daha var ki Landa’yı Larende’yi, bugünkü Karaman’ı kuranlar da Canhasanlılardı. Canhasan’da büyük bir medeniyet var.

Canhasan 1 Höyüğü tam kazıldığında ortaya çıkacak eserler hem tarihte yeni bir çığır açacak hem de Karaman’ı turizm açısından da önemli bir merkeze dönüştürecektir. Hangi yönden bakarsak bakalım, Canhasan höyüklerindeki bilimsel araştırmalar eğitim, öğretim, turizm ve ekonomik alanlardaki değişim ve gelişmelerde önemli rol oynayacağı açıktır. Bu anlamda, özellikle 1960’lı yıllarda Çanhasan I üzerine  inşa edilmiş kerpiç evin tamir bakım ve onarımı yapılarak modern bir ziyaretçi merkezine dönüştürülmesiyle, Canhasan projesi şehrimizin bir dinamosu haline gelecektir.


 



10/08/2022

Celal YILDIRIM CAN HASAN İZLENİMLERİ















CAN HASAN İZLENİMLERİ

Celal YILDIRIM

     Toprak yolun sonu

    28 Temmuz 2022 günü ikindi üzeri kalabalık bir ekiple yola çıktık. Rotamız eski adıyla Can Hasan, yeni adıyla Alaçatı köyü idi. Karaman-Ereğli yolu üzerinden organize sanayiyi geçtik. Sonra Alaçatı tabelasını görüp sola saptık. Köyün içinden geçtikten sonra yine sola döndük. Artık toprak bir yoldaydık. Yolun toprak olduğu aracın arkasında bıraktığı büyük toz bulutu sayesinde daha da belli oluyordu. Hızla, toz doğru orantı kuruyordu bu yolda. Ne kadar hız, o kadar toz!


Remzi Tartan, Kazı ikinci başkanı 
hanımefendiye çiçek takdim ederken
Foto Yusuf Yıldırım 20220728



Remzi Tartan, Kazı ikinci başkanı 
hanımefendiye çiçek takdim ederken
Foto Yusuf Yıldırım 20220728


     İşte bu toz toprak arasında Can Hasan höyüğünün yanı başındaki kazı merkezine ulaştık. Tel örgülerle çevrili alanın ortasında bir prefabrik konteynerdi burası. Kapısının üstünde adeta avuçta sıkılıp buruşturulan kağıda benzer bir tabela bulunuyordu. Üzerinde “idari bina” yazıyordu. Yine bu konteynerin sol yanında kare şeklinde, oldukça ağır masalar ve büro malzemesi olduğu kesin olan, ama yollarının Can Hasan’a nasıl düştüğü meçhul olan 15-20 adet tekerlekli sandalye bulunuyordu. Anlaşılan sandalyeler sadece insanlara ev sahipliği yapmamıştı, kedilerde bu ev sahipliğinden bolca nasiplerini almışlardı. Masa, sandalyenin yanında üç-dört tane mavi renkli, siyah tekerli el arabaları ve onların içindeki kazma kürekler dikkati çekiyordu. Hepsinin yeni olması kazı sahasında kolların daha yeni yeni sıvandığının göstergesiydi.

    Araçlardan indiğimizde bizi kazı ekibi yorgun fakat güler yüzle ve oldukça misafirperver bir tavırla karşıladı. Doğrusu ben bu kadar sıcak, içten bir karşılama beklemiyordum. Anadolu’da güzel bir söz vardır: “Azıcık yanaşında laf ortaya düşsün!” derler. Kazı ekibinin başkanı Doçent Doktor Adnan Baysal ve ekibi ile selamlaştıktan sonra “laf ortaya düşsün” diye hemen masaları birleştirdik. Oturum işi tamam olunca tadına doyum olmayan Can Hasan Höyüğü sohbetine başladık.

Tarihten geleceğe bir höyük

   Can Hasan kazılarını 12 kişilik bir ekip yürütüyor. Kazı başkanı Adnan Baysal. Duruşu ve anlatımından çok bilgili ve titiz bir insan olduğu hemen anlaşılıyor. Adnan Bey, Can Hasan ile kendini adeta özdeşleştirmiş. Höyük ve tarihi hakkında bizi ayrıntılı olarak bilgilendiriyor. Can Hasan kazı alanı çok geniş alana yayılmış bir höyük. Alüvyon bir arazinin üzerinde bulunuyor ve üç höyükten oluşuyor. Şu an çalışmalar Can Hasan-III sahası üzerinde devam ediyor. Adan Bey’in verdiği bilgiye göre burası Kalkolitik çağın en eski yerleşimlerinden biri.

  1960’lı yıllarda başlayan Can Hasan macerası gelecek vadediyor. Çünkü burası Çatalhöyük’ten daha eski bir yerleşim yeri. Hatta şu önemli bilgiyi paylaşayım: Çatalhöyük’ü kuranlar, Can Hasan’dan giden insanlar… Dolayısıyla asıl hikâyenin başladığı yer burası. Bu coğrafyada batıdan doğuya doğru uzanan höyükleri düşündüğümüzde Can Hasan kilit taşı konumunda. Kazı çalışmalarının ileri aşamalarında neler çıkacak şimdilik bilinmiyor. Fakat mevcut haliyle Can Hasan, arkeoloji dünyasında ses getirecek her şeye sahip bir yerleşim alanı portresi çiziyor.

   Can Hasan'daki zülfiyar

   Buraya kadar ki kısım yârin zülfüydü. Şimdi müsaadenizle biraz da zülfiyâre dokunalım. Benim gözlemlediğim kadarıyla kazı ekibi istekli ve çok azimli. Ekip lideri kadardır derler ya, ekip lideri olan Adnan Baysal Bey'de hem liderlik, hem de organizasyon yeteneği fazlasıyla var. Fakat sadece ekibin çabası Can Hasan cevherinin ortaya çıkmasına yetmiyor. Çünkü bu iş yeterli bütçe, imkân, insan kaynağı meselesi. Yani destek meselesi! Can Hasan kazı alanının gün yüzüne çıkarılması sadece resmi kurumların verdiği mütevazı bütçe ile bitecek bir iş değil. Taşın altına yerel yönetimin, iş insanlarının, özetle Karamanlı’nın desteğiyle devam edebilecek bir kazı projesi. Can Hasan kazısı kendini adım adım inşa eden bir çalışma. Az çoğu arttıracak, çok buradaki tarihi gün yüzüne çıkaracak. Eğer Can Hasan’ın Çatalhöyük gibi,  Göbeklitepe gibi dünya ölçeğinde tanınması isteniyorsa herkes taşın altına elini sokması gerekiyor. Nihayet sohbet esnasında Can Hasan kazı alanından çıkan ana tanrıça/kadın heykelinin replikası masaya konulduğu sırada Karaman bisküvisi, elması ve meyvelerin de masa da bulunması manidar bir rastlantı olarak gerek.

   Bu noktada kazı alanın acil ihtiyaçları kendini gösteriyor. Can Hasan tarih öncesi çağlardan kalma ama kazı çalışanlarının çalışma koşulları tarih öncesi çağlardan farksız değil.  En başta ciddi bir su, ulaşım sorunu var. Beslenme ve barınma sorunu Karaman Belediyesi ile Duru Bulgur tarafından bir ölçüde çözülmüş. Fakat bozkırın gece ayazı hepimizin malumu. Etraftaki mısır tarlaları nedeniyle sivrisinek taarruzu da cabası... Ekibin şehirle kazı alanı arasındaki ulaşımı ciddi bir sorun. Çünkü kazı ekibine tahsisli bir araç henüz bulunmuyor. Altını tekrar çiziyorum, evet burası tarih öncesi çağlardan kalma bir höyük alanı ama onu gün yüzüne çıkaracak ekibin tarih öncesi şartlardan kalma çalışma koşulları kabul edilebilir değil.

    Yine kazı merkezi ve binası toprak yolun kenarında bulunuyor. Bu nedenle yoldan geçen her aracın kaldırdığı toz, kazı merkezini adeta boğuyor. Karabasan gibi kazı ekibinin üzerine çöküyor. Kaldı ki tarlalara giden bu toprak yol tam da Can Hasan höyüğünün yanından, hatta üstünden geçiyor. Bu yolunda bir an önce kapatılması gerekiyor.

    Can Hasan’a can vermek

   Ekip ile yaptığımız güzel sohbetin ardından, yanımda genç arkadaşım Miraç Yıldırım’ı alarak Can Hasan höyüğüne doğru yavaş yavaş adımladık. O sıra güneş  batmak üzereydi. Güneşin etkisiyle gölgemizi öne alıp tırmanmaya başladık. Önümüze 1960’lı yıllarda kazı için yapılan kerpiç yapılar çıktı. Bu binalar binlerce yıl önce toprağın altında kalmış Can Hasan evlerinin yeryüzüne filiz vermiş hali gibi duruyordu. Bu kerpiç evleri görünce o latince sözü mırıldandım: Güneşin altında yeni bir şey yok (Nil novi sub sole)! Höyüğün tepesine vardık, yüzümüzü Karadağ’a döndük. O sıra güneş tüm heybetiyle, Karadağ’ın arkasından bize nazlı nazlı veda ediyordu.

    Kim bilir binlerce yıl önce Can Hasanlılar bu sahneyi hangi duygularla izlediler? Bu güneşin altında neler yaşadılar? İşte onların hislerini, düşüncelerini yaşamak ve tarihin derinliklerine yolculuk yapmak için Can Hasan hepimizi davet ediyor. Ama kuru bir davet değil bu! İçinde herkese görev ve sorumluluk yükleyen bir davet...

   Gelin bu maceraya birlikte el verelim. Can Hasan’a, can verelim!

  

Fotoğraflar:  © Celal Yıldırım 20220728














Can Hasan'dan çıkmış bir ana tanrıça. Foto: internet


Can Hasan Höyüğünden ortaya çıkan evler, Foto internet


  

27/06/2022

Remzi Tartan Külahta dondurma

 








KÜLAHTA DONDURMA

Remzi Tartan

Çok çiğnenmiş bir sakız mı?  “Anılar”!?

Yok keskin bir söz oldu. Her yaşın, her kişinin dün yaşanmışlıkları özgece bir anı/yaşantısının olması doğal kişinin yaşamından bir an/saniye/olay.

Zayıf, serçel bir çocuktum. Ailenin koruyucu düşüncesi; bir yıl sonra gitsin. Yaşıtlarım bir haftadır “karaönlükleri” giyip okula gidiyor sokakta  arkadaş kalmadı. Yalvar yakar, gözyaşı döküyorum.

Okulun son sınıfında okuyan ablamla “baş öğretmen”in odasında bir iki soru-yanıt:

- Küçük değil mi?

- Okumayı söktü!

- Oku bakayım.

- Heceleyerek okudum.

- Gidin fotoğraf çektirin.

İlk fotoğrafımı çektiriyorum. Foto “Rifat Gülsevgi” mahalle komşumuz. Fatmaoglu Çeşmesi’nin güneyinde, iki katlı “Ermeni” evlerinden geniş hayatlı, o hayat güllerle dolu. Aman ne güller… Benim bildiğim reçelinizde yapım cıyır cıyır dişlerimden kayan kırmızı güllerin böyle de güzel böyle renkleri de olur muymuş? Sarı hadi neyse halamlarda vardı. Mavi, siyah tomur tomur güller. Bu güzel gülleri yetiştiren fotoğrafçı “Macır usta”. Soyadını nasıl da işiyle uyumlu almış! Gülsevgi!

Okullu olmak evdeki iş bölümündeki sorumlulukları yerine getirmekten bağışlanmamı gerektirmiyor. Özenle kalaylanmış iki buçuk, üç litrelik camız sütü dolu çingili çalkalandırmadan birini Kervansaray’ın bitişiğindeki Deli Sait’e öbürünü tayhanadaki dükkanlarımızdan birinin kiracısı olan Rasih Doğan’a götürmek görev.  Çingilleri sarsmadan şehir sinemasını solda bırakarak üç dört dükkanlık sokağı geride bırakarak; Deli Sait‘e teslim. Boş çingille bir külah dondurmayı geciktirmemeksiniz alırdım. Çingil boş çok rahat bileğime geçirir külah avcumda hakkını verirdim!

İkinci çingili Rasih Doğan’a dondurmanın rayihası damağımda yitmeden teslim. Ve ikinci külahın hakkını verirdim.

Dönüş yolunda şehir sinemasının afişlerine dikkatlice bakıp cumartesinin hesabını yapardım. Bilet için gerek otuz beş kuruş!

O yıllarda betonarme bina çok azdı. Anımsayabildiğim; Hükümet Konağı, hastane ve Şehir sineması, betondan yapılmış iri binalardı.

Sinemanın iki balkonun arasına neredeyse bir adam boyu “ŞEHİR SİNEMASI” yazardı. Kentimizin bir vefasızlık kültürü olarak benim usumda kaldı şu olay; 1960,1961 yıllarında İsmet Paşa Caddesi’ne sinema yapıldı ve herkes ‘şehir sineması’ adını bırakıp ‘eski sinema‘ söyler oldu ki, için için üzülürdüm. Ferit Çelebi’nin vefatından sonra kiracı/işletmeciden de bir darbe; şehir sineması adını silip Zafer Sineması yazdı (ne utku elde etti bilemiyorum).

Sinemadan sola dönünce kısa bir sokakta sağlı sollu üçer dükkân vardı. Sol yandaki dükkanlardan birinde kentimizin adını taşıyan (Foto KARAMAN) Azeri fotoğrafçının vitrinli işyeri idi ki, büyültülmüş, rötuşlanmış sanat eseri olarak sergilenirdi, süt kabını beklerken fotoğrafımı çekmiş, masaya dirseklerimi dayamış meraklı meraklı gözle masa üzerinde ‘GRİPİN’ adlı ilacın irice sigara tablalığı olarak kullanılan seramik tablalı ak kâğıt üstündeki görüntüsüne bakıyordum. Resmimi büyütüp vitrinde sergileyince lakabım oldu “GRİPİN”.

O yıllarda berberim olan babası Ömer Şenok, agabeyi (…) Şenok ile berberlik yapan ve çok süratli ve çok centilmence futbol oynayan bir ara babası Ömer Usta izin vermeyince Ankara Spor’a gidemeyen iyi futbolcu ve iyi berber olan Yılmaz abi Avrupa’dan geldiğinde hala gülerek “Gripin Remzi' diye takılır.

Sevgili Şahabettin Yavuzaslan'ın tanımıyla, 'Karaman'ın Halikarnas Balıkçısı 'Durmuş Ali Gülcan'a, (biraz ikirciklensem de) ben de amca derdim. 1910-1912 yıllarında en büyük ağabeyimin sıbyan mektebinden arkadaşı olmasına karşın hem Durmuş Ali Gülcan'a hem de babasına (Milci Dede)amca derdim.

Belediyenin sokak isimlerini değiştireceği kamuoyunda duyulunca, Durmuş Ali amca ve birkaç arkadaş belediye başkanına gittik. Amca, o yaşında heyecanla çok yanlış bir uygulama olacağını anlatmaya çalışırken; sesler karşısında dinleyenin duygusuz duruşundan anlaşıldığına göre, kulağına ulaşamadan sanki aradaki hava boşluğunu yaramadan yere düşüyordu(!). Belediye başkanı Avrupa birliğine girmeden vs söz ederek, uzun olmayan (uzatma ya gerek yok anlamında) böyle olacak cesaretini kahramanca sergiledi!

Kuşkusuz tarihi tek bir komutana bağlamakla yetinmemeli tüm sorumluluğu paylaştırmalı. O dönem gelen öneriye oy veren, isim yerine, numara verilmesini onaylayan meclis üyelerinin de hakkını yemeyelim! Kent tarihinin bağlarını koparan yüzleri kızarmadan, vicdanları sızlamadan yıllar geçirenleri, MUHAFAZAKARLARI, MİLLİYETÇİLERİ, DEMOKRAT GEÇİNENLERİ...

Unutmamalı, unutmadan mahallelerin sokaklarının adlarını yazayım belki okuyan olur.

Hamamları, camileri, onlar çevreleyen sokakları. TABAKHANE SOKAĞI, BOYAHANE SOKAĞI…

Bu isimler yıllar yıllar önce bu kentte üretim yapıldığını, üretim çeşitlerini ve bunları yapanların isimlerini bellekte yaşatır, ortak anılarda, anlatılarda yer alır. Kentin oluşumu ve değişimini okumak sokak üzerinden yapılır. Kentimizi farklılaştıran kültürel bir bileşendir. Ve işlevsel, tarihi kültürel yapısal bir işaret olarak eş ve ard zamanlı okuma sağlar.

Aşağıya benim anımsadığım, yaşadığım mahallemin sokaklarını yazayım.

Babam Hacı Sami Tartan’ın 1905-1906 yıllarında akçesini verip çizdirdiği kent planını ekleyeyim.

Çizimde cadde ve sokaklar Fransızca ve Arap abc'si kullanılarak RİKA yazıyla yazılmış bir belge iliştireyim.

 

 

 

Çocukken çalışmak kuraldı

 



Çocukken çalışmak kuraldı

Remzi Tartan

Çocukluğumuzda Ramazan ayının bize özgü bir tadı vardı. İftar zamanına yakın sokaktan geçenlerin ayak sesleri hızlanır, biz de top atılma vaktinin yaklaştığını anlar, sokaktan geçenlerin ayak seslerinin aceleciliğine ayak uydurur, hızla ikişer, üçer yolduğumuz çağlaları ceplerimize doldurup, develiğin kapısının önündeki dut ağacının kalın boğumlarına basarak iki buçuk, üç metre yükseklikteki ambar olarak kullandığımız binanın damına atlardık. Cepte kibrit kutusundaki tuzu avuçlarımıza bölüşüp diğer avucumuzda kütür kütür çağlalarla kaleden atılacak topun alevini görüp, ardından da sesini duyup oruç açmanın erdemini tadardık.

Topucak’ın iki buçuk/üç metrelik damından bakarak, Hisar’daki kaleden atılan topun patlatılmasıyla ortaya çıkan kırmızılığı/alevi görebiliyordum. Tuzu yalayıp, ağzımda çağla, ev halkına Araboğlu Camisi’nin müezzini Ömer Hoca’dan önce iftarı muştulayabilmek için, merdivenleri teyin/tehin (sincap) gibi çıkıyorum. Tek katlı bir yapının damından üç mahalle ötede (Mansurdede, Gazidükkan, Alişahane) patlayan topun alevini görmemizi engelleyecek yapı yoktu sanırım. 

Dördüncü veya beşinci sınıftaydım, bayramdan sonra okul tatile giriyordu. Tatil uzun, iş de çok! Ne yapsam, Bahçe mi? Dükkân mı? Hangisini seçersen seç, güneş doğmadan kalkmak değişmez kural. Anamın, hadi oğlum kalk! Aptesini al gel buyruğunun ardında babam olmasa, yorganı başıma çekerim de… Ama mümkün değil. Babam seccadede yerini almış, hemen sağ arkasında yerimi alıp cazırtılı sesimle mırıltıdan az yüksek tonda gamet getirilecek, sol arkamda yer alan annemle birlikte namaz eda edilecek. Tavan çökmedikten gayrı bu durum değişmez.

Çay konuk geldiğinde olur, evimizdeki porselen çaydanlıkta genellikle ayva yaprağı fokurdardı… Ne güzel rengi olurdu ayva yaprağı suyunun. Çayın hamlığı, otsu kokusu, kekremsiliği yoktu o güzel renkli sıcak ayva suyunda. Sabahları ayva suyu ile peynirimizi, zeytinimizi, reçelimizi yer ya da çorbamızı içerek güne hazır olurdum. Yalnızca bunlar için bile eski günlere dönülebilir.


1957/09/30 Karaman Belediyesi encümen kararı , Hacı Sami Tartan'ın Karadeğirmen'deki 
bahçesine çürük su verilmesi hakkında


Gün dikelmeye başladığında, içinde azık bulunan kamış sepet de bahçe mesaim için kulpundan tutulmaya amade olurdu. Ahırda da iri gözleriyle beygir görünümündeki “gır/kır Kıbrıs eşeği” batma zincirini zorlayarak semerini yerleştirmemi beklerdi. Semer de semerdi ha. Aslında ona semer demek hakaretti! Sanki at eyeri gibiydi. Şasesi demir, hem de beyaz demir, aksamı sahtiyan göndü. Bizim gır Kıbrıs eşeğinin yanında Topal Gara Müftü’nün eşeği kırı (yavru) gibi kalırdı. Bizim eşek semizdi, katır boyundaydı. Görünümü ‘pekosbil’in, tommiks’in atları gibiydi ama, onca uğraşmama karşın, onlarınki gibi ıslık çalınca gelmesini öğretemedim. Sikkesini çözünce alıp başını gider, ıslığımdan ağaçların dalları sarsılır, bizim gır eşek hiç oralı olmaz yoncalığa doğru hızlı adımlarla yürürdü.

Bahçedeki ilk görevim, ameleler gelmeden istimhanenin kapı ve pencerelerini açmaktı. Kimi kez 15, kimi kez 20 kişilik ekip Gazalpa’ya yerleşmiş Yörük kadın/kızlarından oluşuyordu. Pötükareli örtülerin altında kollarına taktıkları sepetlerle geldiklerinde, önce dünkü yarım gün ala güneşten sonra istimhaneye alınan 150/180 tane 100x70 boyutunda iki, iki buçuk santimlik çıtalar arasına gerilmiş galvanizli kümes telinden oluşan tezgeneleri dışarı çıkarıyorlar, kehribar renginde kurumuş kayısı kurularını küfelere yerleştiriyorlardı. Sonra da boşalan tezgeneleri yeni kaysıları yarabilmek için çayırlığa taşıyorlardı.

Onlar kayısıları toplayıp, yarmaya başladıklarında benim gır eşekle yola düşüp, Şıhalisultanı, Gazalpa köprüsünü geçip Kuyu Sokağı’nın girişindeki dolaplı kuyudan su kaplarını doldurmam gerekiyordu. Heybenin bir gözünde kalaylı güğümler, bir gözünde de adına fıçı denilen ağaç su kapları bulunuyordu. İş bölümü tıkır tıkır yürüyor, çalışanlara dereden değil, kuyudan buz gibi su getirmenin benim sorumluluğum olduğunun bilinciyle mutlu oluyordum.

Ala güneşte gün boyu dinlenen tezgeneleri, gün inerken işçiler istimhaneye yerleştiriyor, ben de iki odanın arasına bir peynir tenekesi kapağında bir avuç kükürt yakıp kapı ve pencereleri sıkıca kapatıp kurutma İşleminin son aşamasını gerçekleştiriyordum.

Çalışan kadınlar tadına bakarak, gözlerine kestirerek seçtikleri kayısıları sepetlerine doldurup hazırlandıklarında, çavuşlarına kişi başı üç liradan hesap ederek ücretlerini ödeyip onları uğurluyordum. Benim işim daha bitmiyordu. Kapının kol demirini takıp, siftinmeden eve dönüş için iki heybeyi ve orta boy dört sepeti doldurup hazırlamam gerekiyordu. Avarın içinde dolaşıyor biber, domates, maydanoz, töymeken/töhmeken, acur, salatalık toplayarak sepetlere yerleştiriyordum. Yüksünmeden ivedi bir şekilde, hele biber toplarken o kokusu bir daha, bir daha hızlanmamı kışkırtırdı.

Sebze toplama işi tamamlandığında ikinci heybeye de sevimli camız boduğuna, ala ineğe ve tabiî ki gır eşeğe akşam hediyesi olacak yonca yüklenecekti. Yoncalığa giriyor, boyumdan büyük gosayı kavrayıp, avucu tükürükleyip işe girişiyordum,

Heybe iki olunca eşeğe binmek güçleşiyor, özengiye ulaşamıyordum. İyi ki kapının önünde dedemin binek taşı var…

Adamın ayak bileğine kadar çıkan tozlu yollardan tıkıdık tıkıdık 15 dakikada evdeyim!

Ama bir saniye durun, aşağıya Zeyve’nin krokisini bıraktım, benim eşekle geçtiğim yolda sizler teknolojinin sağladığı olanaklarla gezip, dolaşın.

 

05/12/2021

Mebruke Tuncer Yunus Emre Sergisi ve Sedat Anar Yunus Emre Konseri

 

Karaman, Mebruke Tuncel’in resim sergisiyle ve Sedat Anar’ın muhteşem konseriyle unutulmaz bir Yunus Emre günü yaşadı. Açılışını Karaman Valisi Mehmet Alpaslan Işık’ın, Karaman Belediyesi Başkanı Savaş Kalaycı’nın, KMÜ Rektörü Prof. Dr. Namık Ak’ın ve KTSO Başkanı Gökhan Alkan’ın yaptığı Mebruke Tuncel resim sergisi ile Sedat Anar Yunus Emre konseri beklendiği gibi yüksek ilgi gördü.

Çok bilinmiyor olabilir, Mebruke Tuncel Hanım Karaman’ın has evladıdır, Kayserilioğlu sülalesinden, Nuri Kayserilioğlu ile Hayat Kayserilioğlu’nun kızıdır. Eşi Haluk Tuncel de bir Karamanlı iş adamıdır; aile büyükleri, 1940’larda İstanbul’a taşınarak iş hayatına atılmıştır. Mebruke Hanım, okullu bir sanatçı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde de yüksek lisans yapmış. İstanbul’un gözde mekanlarından Suadiye’de -şimdilerde salgından dolayı kapalı olsa da- bir sanat atölyesi var.

Üç yıldan beri Karaman’da bir Yunus Emre sergisi açmak, vazgeçemediği hayali idi ve o hayali de Yunus Emre yılında gerçekleştirdi. Sergi, Yunus Emre’nin evrensel düşüncelerini simgeleyen minyatür, tezhip, pastel, kolaj ve ahersiz japon kâğıdı teknikleriyle yapılmış 30’u aşkın tablodan oluşmakta. Kronolojik ve temalı düzenlenen serginin ilk tablosu, Selçuklu mirasının izleri konuludur. Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçe Fermanı da serginin ana tablolarından. Tuncel, çoğunlukla genç betimlenen Yunus Emre’yi bu kez daha farklı yorumlayarak derin bakışlı, erdemli insan ve koca aşık kimliğiyle portreye almış. Sergideki tabloların çoğunluğu Yunus Emre’nin felsefi düşüncesini ve ilahi aşkını simgeliyor. Serginin son resmi, “İbret” tablosudur. İbrette, mezar taşlarını seyre dalmış ve bu dünyanın geçiciliğini düşünen Yunus Emre betimlemesi var.

Sedat Anar’ı ayrıca açıklamaya hacet var mı? Uluslararası Yunus Emre Paneli’nin ne kadar gerekli ve önemli bir etkinlik olduğunu nasıl görüp yaşadık isek KMÜ 15 Temmuz Konferans Salonu’nu tıka basa dolduran gençlik de Sedat Anar isminin ne kadar isabetli bir isim olduğunu gösterdi. Sedat Anar, bir bakıma kendini yoktan var etmiş biri. Sanat hayatı Ankara’da sokak müziği ile başlamış. Şimdiye kadar dokuz albümü ve üç kitabı var. 2014 yılında Yunus Emre’ye merak sarmış. 2015 yılında Kalan Müzik’te Yunus Emre albümünü çıkarmış. Onun en bilindik yönü, İTürkiye’de İran kökenli bir çalgı olan santurla müzik icra eden tek sanatçı olmasıdır. Santur ile kendine özgü bir müzik yakalayan Anar, Yunus Emre ilahilerini de özgün biçimde seslendirmekte. Öyle içten ve doğal bir sunum yapmakta ki, salonla Sedat Anar, Yunus Emre ilahilerinde bütünleşerek tüm duyguları birlikte yaşamakta. Hemen hemen her izleyici ve dinleyici sessiz sessiz Sedat Anar’a ezgilerde eşlik etti. Ama her şeyin olduğu gibi konserin de bir sonu vardı, kimse salondan ayrılmak istemese de…

Etkinliklerin göze görünmeyen tarafı da şehrin doğal tanıtımları olmasıdır. Sedat Anar da Kent Otel’de Celil Evcen’in ev sahipliğinde konser öncesi görüşmemizde şunları söyledi: Doğal olarak Karaman’ı ve Karaman Yunus Emre ilişkisini hiç bilmiyordum. Yaptığım araştırmalarda gördüm ki, Yunus Emre’ye dair tüm belgeler, bilgiler Karaman’ı işaret ediyor. Diğer şehirlerden kat kat fazla Yunus Emre malzemesine sahip Karaman. Ancak Karaman, kendi içine kapalı. Daha fazla tanıtım yapmalı, daha fazla kendini göstermeli.

Etkinliklerin perde arkasına gelince!

Ekim ayı başından beri çalışılan Uluslararası Yunus Emre Paneli, Mebruke Tuncel Yunus Emre Sergisi, Sedat Anar Yunus Emre Konseri ve İlber Ortaylı Konferansı olağan üstü çaba ile ortaya çıkarıldı. Bu etkinliklerde Kartap Koordinatorü Rıza Duru ve Kartap’ın arkaplan kahramanı Ethem Büyükköse’nin büyük emekleri yadsınamaz.

Ethem Büyükköse organizasyonun göze görünmeyen başkahramanıdır. Deyim yerinde ise “Bu etkinlikler olur mu olmaz mı, olursa hangi para ile nasıl olur?” diye düşünmeden direk işe daldı. İşin ehli Karaman’ın akil insanları Osman Nuri Koçak, Ömer Karayumak, Ali Yağcı ile ön toplantılar yaparak ortak aklın projelerde nasıl çalıştırılabileceğini gösterdi, -dikkat edin- ve örnekledi. Kimse şeytana uymadı, şeytanlaşmadı. Kimse keçi sakalına güvenip Abdurrahman Çelebi rolüne oynamadı. Herkes birikim ve deneyimlerinden hareketle organizasyona katkı verdi.

Rıza Duru, eylül sonu gibi ağır bir kalp ameliyatı geçirmesine rağmen deyim yerinde ise hiçbir şey olmamışçasına sazı eline alıp bu etkinliklerin planlanmasında ve gerçekleştirilmesinde hummalıca ama coşku ile çalıştı. Karaman’ın ortak aklını nasıl Kartap’ta topladı ise bu etkinliklerde de işi ehline verip organizasyonun planlama, hazırlık, uygulama ve yürütme süreçlerini kişi, görüş, grup ayrımı yapmadan, olumlu, tarafsız ve karizmatik kişiliğiyle yönetti.

KMÜ Rektörü Sayın Prof. Dr. Namık Ak’ı yine alkışlamak gerekiyor. Uluslararası Yunus Emre Paneli’nde olduğu gibi Mebruke Tuncel Yunus Emre Sergisini ve Sedat Anar Yunus Emre Konseri’ni başından sonuna sahiplendi.

Nihayetinde Karaman nasıl birlik ve dayanışma içinde olabileceğini bu üst düzey organizasyonlarla gösterdi. Karaman Belediyesi, Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi, BİFA, Duru Bulgur, Saray Bisküvi, Grand Karaman, İKEV, İmaret Medya, Modern Çikolata, Nova İnşaat, Saray Kitap Kırtasiye, Kent Otel maddi manevi katkılarıyla bu organizasyona katkı verdiler, destek oldular.

Velhasılı Yunus Emre’ye yakışan, Yunus Emre’nin düşüncelerine yaraşır bir organizasyon devam ediyor.

Şimdi şeytan azapta gerekmez mi? Çünkü gerçekleştirdiği organizasyonlarla yakın gelecekte Kartap, Karaman’ın kültürünün, Türkçenin, Yunus Emre’nin saygın temsilcisi olma yolunda ilerliyor. Çünkü Kartap bir anlık hevesin ya da günübirlik işlerin, günübirlik çıkarların uğruna değil kültüre, insana uzun vadede hizmet etmek üzere kurulmuş bir platformdur.

07/05/2020

Trablusgarblı ramazan davulcusunun mânileri

 

Trablusgarblı ramazan davulcusunun 1931 yılında söylediği mâniler, internet ortamında dalga dalga yayıldı. Sosyal medyadaki paylaşımlar oldukça ilgi gördü. Önce Hâlid Seb’î adlı bir Libyalı’nın sosyal medya hesabından 2018 Ramazan’ında paylaşımıyla kitlelerin haberi olmuş bu mânilerden. 90 yıldır var olan bu kayıt 2010’larda İtalya’da dijitalleştirilmiş. Avrupa’nın en büyük belge bilgi merkezi “europeana.eu”da da 2015 yılında yayınlanmış.

Bir plakta ses kaydı olan mâniler, 1928 yılında kurulan İtalya görsel işitsel arşivi “Istituto Centrale per i Beni Sonori ed Audiovisivi” koleksiyonları içinden çıktı. Bu merkezin kuruluşu da İtalyan Şarkıcı ve Fonograf Koleksiyoncusu Rodolfo De Angelis’in derlemelerine dayanmaktadır. Kuruluşun koleksiyonları içindeki 1.346.072 görsel-işitsel belgeden 600’ü aşkını Arapça. Anlaşıldığına göre de işgal ettikten sonra İtalya, Libya’da oryantalist araştırmalar kapsamında folklorik çalışmalar yapmış. Berberice şarkılar, mektep çocuklarının toplu okuduğu Fatiha suresi plakları yanında bir de Türkçe ramazan mânileri var.

Bir İtalyan askerin Traplusgarplı bir davulcuyu dinleyerek kaydettiği mânilere ait özgün plak başlığı "Riti arabi tripolini/Dauolgi/ Nelle notti di Ramadan/(الطولجی)” biçimindedir. Başlık “Trablus Arap ayinleri/Davulcu/Ramazan geceleri/” anlamına gelmekte. İlgili arşivin katalog bilgilerine göre de bu kayıt 1930’lu yıllarda yapılmış.

Ses kaydından anlaşıldığına göre aslen Trablusgarblı bir berberi davulcu, elinde davulu ile Ramazan mânileri söylemektedir. Günümüzden bakınca bir Libyalı’nın Türkçe ramazan mânileri söylemesi çok şaşırtıcı olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, Libya’da 350 yıllık bir Türk hakimiyeti olmuştur. Özellikle 1710-1835 Karamanlı” hanedanı ve sonraki merkezî Osmanlı yönetiminde Türk kültürü Libya üzerinde kalıcı etki bıraktı. Libya’da en büyük Türk varlığı olan Karamanlı hanedanına ait bey ve paşaların 14 adet türbe ile mezarları son üç beş yıla kadar Trablusgarb’ta sapasağlam duruyordu. Gelen haberlere göre ya tamamen yok edildi ya da ağır tahribata uğradı.

İşte bu etkin Türk kültürü içinde sadece Türklere has ramazan gecelerinde mâni söyleme geleneğinin Libya’da yaygın biçimde kabul gördüğü bu ses kaydından da rahatça anlaşılabilir. Günümüzde bile Osmanlı bakiyesi Türklerin Libya’da varlığını sürdürdüğü düşünülürse oradaki Türk izlerinin ne denli kalıcı olduğu daha iyi tahmin edilecektir.

Davulcunun mânilerine gelince!

Mânilerdeki aksana bakaraktan bu davulcunun aslen Trablusgarblı bir berberi olduğu kanaati hemen oluşuyor. Ne kadar bölge aksanı ile bazı harfleri yutarak söylese de mânilerde hâkim şive, Orta Anadolu Türkçesi’dir. Bir Egeli, İstanbullu ya da Karadenizli’nin bu mâniyi tam ve kolayca anlaması beklenemez o sebeple. Zaten internet ortamındaki yayın ve yorumlardan da kaydın tam anlaşılamadığı ve çözümlenemediği görülmüştür.

11 dörtlükten oluşan bu mâni grubu; biçim, ölçü, uyak gibi özellikler bakımından geleneksel Türk mânilerinin tipik örneklerindendir.  Mevcut literatür taramasıyla görüldü ki, bu mâniler Anadolu mânileriyle tematik örtüşmektedir. Ancak söz dizimi, uyak düzeni gibi özellikleriyle yeniden yorumlanmışlardır. Bir başka deyişle, tamamen Trablusgarb’a özgü, orada ortaya çıkmış, o bölgeye göre söylenegelmiş mânilerdir, denilebilir.

Plaklardaki kayıtların çözümlemeleriyle elde edilen mâni dörtlükleri, küçük hata ve eksikleriyle aşağıdaki gibidir:

İsmail'e çıktım yola

selam verdim sağa sola

iki gözüm bey efendim

ramazanın mübarek ola

 

şimdin geldim size geldim

affin sunmaga geldim

iki gözüm bey efendim

arzuladim size geldim

 

hani ya sizin bu (……..)

kandillerim duzun duzun (dizin dizin)

iki gözüm bey efendim

ömran olsun uzun uzun

 

bizim çarşi baştan başa

keklik seker taştan taşa

iki gözüm bey efendim

devletile binler yaşa

 

devlet adam kişlâsı

Allah kıblesi başkası

dilerem erdur adamdur

Kabe’dendur her köşesi

 

hoşki gel hepinize

selam aleyk hepinize

kandillerima  dize dize

söyledim geldim de size

 

yani (yeni) cami dirik (direk)  ister

söylemeden yürik (yürek) ister

benim karnım toktir ama

arkadaşim börik (börek)  ister

 

fanarina fanarina (fenerine)

içindeki yanarina

sana söyliorum aşçıbaşı

kadaifin kanarina

 

kadaifi bagladilar

bir tabaga devlediler

sana soyliorum aşçıbaşı

biri biriden gördiler

 

dide rûşan dide rûşan (rûşen)

her kulaktan onu duşan (?)

benim kahva sut (süt) kaynadi

elimde fağfur fincân

 

bahşişimi aldım giderim

hayır dualar iderim

iki gözüm bey efendim

Allah bin bereket versin







 Trablusgarblı Ramazan davulcusunun mânilerine dair ses plağı internet kaynağı:
Istituto Centrale per i Beni Sonori ed Audiovisivi (http://www.icbsa.it)

Cultura İtalia, (www.culturaitalia.it),

Europana, (www.europeana.eu),

https://www.europeana.eu/en/item/2059218/data_sounds_IT_DDS0000051623000000
Not: Bu yazı ilk kez, dunyabizim.com'da 2020 yılında yayınlanmıştır.