Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05/06/2021

Üryan soruşturma Yusuf Yıldırım

 


Üryan soruşturma

Yusuf Yıldırım

Söz’de Yunus, Siz’de Yunus… Söz’ün varlığa tercüman oluşunda Yunus ve bu tercümanlığın sizde bulduğu karşılıkta Yunus

                                        

Sözde Yunus

Soruların birçok cevabı var, Yunus Emre derinliğinden gelen.  Ayrıca Risâletü’n-Nushiyye, şerh edilmişçesine, okunmuşçasına hazırlanmış sorular. Çünkü bu soruların her birinin çok yönlü cevabı, Risâletü’n-Nushiyye’de hazır bekler.

Yunus Emre’de söz; tabi ki birinci eylemdir. Ancak nihâî amaç değildir. Söz onun düşüncelerinin, şiirle kurduğu anlam evrenin anlatılmasında ve anlaşılmasında aracıdır. Çünkü Yunus Emre’de sözden öze, özden öz varlık Allah’a bir yol vardır.

Risâletü’n-Nushiyye’nin iki önemli dizesindeki söz ve öze yapılan atıflar önemlidir. Sufi kimliği altında kendisine “sen” diliyle ağır bir eleştiri yaptıktan sonra sözü kendine getirir ve “sözüm kendözümedür nükte degül” der. Burada kinayeli söyleyişle iki incelik gizlenmiştir. Her ne kadar güzel söylese de söz söylemede birincil amaç, güzel, ince ve büyük söylemek değildir. Öncelik etkili ve kalıcı bir söyleyişle câna ve cân içi öze değinebilmektir. Bu ayrıntı önemlidir çünkü birçok şair, düşünür ve yazar, sözü bir incelik, bir anlam derinliği gözeterek söylemek isterken Yunus’un derdi câna bir yol açmaktır.

Bunun için de insanın kendini tanıması gerekir. Ne yanlıştır ki, insan; kendini doğuştan tanıdığını sanır. Oysa özde kendini bilmeyen insan; bir bedene sığdırılmış, yüzbinlerde duygu, değer ve düşüncenin bileşimi soyut bir varlıktır. O soyut varlığın tanınması Yunus Emre’de birincil görevdir. Ve Yunus Emre “seni şerh eyleyüb seni anasındizesiyle sürekli kendini düşünüp, kendini irdelemesini ve çözümlemesini ister, insandan. Dizedeki “seni şerh etme” insanın kendini en ince ayrıntısına kadar bilmesi, tanımasıdır. Böylece insan içindeki iki büyük güçten hangisini dost hangisinin düşman olduğunu görecektir. Bu güçlerden biri onu daha derindeki kendi cânına ulaştıracaktır. Bu bedenden öze bir yolculuktur. Nihâyeti Hakk’a ulaşmaktır.  Hakk’a ulaşmanın yolu, insanın kendini tanımasından geçer.

Siz’de Yunus…

Klişedir, o bir yana dünya bir yana! Yunus da öyle! “Sanki tüm şiirlerini, şiirlerindeki tüm duygu, düşünce, değerleri sadece benim için söylemiş” gibi bir hisse tutulurum. Erdemli yolların engebelerinde elimden tutar, beni götürür. Hayatın gerçeğini, asıl ufku, maddeyi, manayı, Hakk rotasını dosdoğruca, kolayca gösteriverir, öğretiverir. Burası daha çok afakîdir, herkes söyleyebilir. Şu var ki, insan için en zoru, diğer insanlarla giriştiği bin bir çeşit ilişkidir. Bu ilişki sarmalından ilkelice, saygınca çıkmanın yolu deyim yerinde tüyoları Hazreti Yunus’ta gizlidir. Çünkü o hem Risâletü’n-Nushiyye’de hem divanda doğru ve güzel yaşamanın anahtarını verir, okuyucusuna.

Daha ötesinde Yunus’un şiirini okumak, onunla konuşmaktan ziyâde onunla sohbettir, dem be dem, an içinde an tazelenmedir. Onun şiirlerine yüzünden bakmak, sadece sözcükleri okumaktır.  Asıl olan onunla konuşabilmek, ondan enerji alabilmektir. Bundandır ki, işaret ettiği asıl manaya yoğunlaşmak gerek.

Yunus Emre’nin dizeleri bir başlık, bir slogan gibi çarpıcıdır, etkileyicidir. Her bir sözü, içte bir duyguya, bir düşünce ya da değere karşılık gelir. Yunus Emre Hazret’in sözdeki asıl amacı da insandaki bu maneviyat noktalarını harekete geçirmektir.

Söz’ün varlığa tercüman oluşu…

Varlık Yunus Emre’de hem insandır hem de kâinattır. Varlığın yaratılışını, “bugından bug çıkardı” sözleriyle açıklar. Buğu, buhar anlamındaki bug, alemleri, galaksileri simgeler. Bu açıklama, hazarat-ı hams ya da tenezzülât-ı seb’a anlayışına göre varlığın katman katman yaratılışı görüşüne de uygundur. Bu noktada Yunus Emre Allah, varlık ve insan boyutunda geometrik bir koordinat çizer, soyut bir denklem oluşturur ki, insan kendisini Allah ve varlık karşısında zihnen konumlandırır. Hiç, cennet, cehennem, sidretülmüntehâ, ruhlar, melekler alemi gibi ayrıntılara girmez ki bu dünya yaşamının gereksizlerinden olduğunu bilerekten.

İnsan da iç dış yapısıyla ulu, mükemmel bir varlıktır.  Beden, nefis, gönül, akıl, kalp, cân ve sır biçiminde katmanlı bir yapıya sahiptir.  Beden görünendir, bilinendir. İçtekileri görmek için bir başka göz gerekir. Kimi zaman cihandır, kimi zaman alemdir o iç dünyanın adı.

bu muhtasar cihân, iki cihanca” dizesiyle insanın kendi içinde iki büyük alem olduğunu “iki sultan durur sana havâle” dizesinde de bunların insanı yönetmek isteyen iki güç olduğu dile getirilir. Bu iki büyük gücün iyisi gönül, kötüsü nefistir. Her ikisi de daha içte olan câna ulaşmak, onu ele geçirmek ister. Nefis ele geçirirse şeytan galip gelecektir. Gönül canı tutar ve korursa Hakk yoluna devam edecektir.

key lâtîf cân gerek Şâh hazretinde

Hak yolunda cân; tertemiz, her şeyden arınmış sadece ilk günkü gibi bir nura dönüşmelidir. Çünkü cân da Allah’ın bir nurudur. Nur, lekesiz, katışıksız saf bir özdür. Cân da öyle olduğunda ancak Allah katına çıkabilecektir. Katışıksız bir cân olabilmenin yolu nefisten arınma kadar gönülden de vaz geçmekle olur. Kısaca “ağyar” gerçekleşmeli, kalpta Allah dışında ne varsa hepsi ayıklanmalı, dışarı atılmalıdır.

ölürise ten ölür cânlar ölesi degül

Ten yani beden toprak, su, hava ve ateşten, maddeden, nesneden yaratılmıştır. Maddi olan, sonludur, kusurludur. 

Ancak cân nurdandır. Nurda bozulma, eksilme, parçalanma, eskime gibi özellikler görülmez. O bir gün, koptuğu bütüne kavuşacaktır. Dolayısıyla geri gelmez.

Bu söyleşi, dergibi'de yayınlandı.

17/12/2020

Rıza Duru ile Gelenekten Aşeneye Karaman Mutfağı Söyleşisi

 


Rıza Duru ile

Gelenekten Aşeneye Karaman Mutfağı

Söyleşisi

Yusuf Yıldırım

 Fotoğraflar: ©Rıza Duru 


Elimizi çabuk tutalım ve bu çalışmayı bitirelim artık. Gelecek aya daha yoğun olacağım. Eğer yeni bir çalışmaya girersem bu projeye bir daha dönemem.

Ne çalışması Rıza Bey?

TÜRSAB üyelerine Karaman’ı tanıtan bir organizasyon düzenleyeceğiz. Ayrıca uzun zamandır üzerinde çalıştığım Karaman Yemekleri projeme başlayacağım!

 

Rıza Duru Bey ile bu konuşmayı yaptığımızda 2015’in sonları idi. Ve Talat Duru Armağanı’nda da son viraja girilmiş dizgi çalışmaları başlamıştı. Aradan beş yıl geçti ve o Karaman Yemekleri büyük bir emek büyük bir proje olarak Gelenekten Aşeneye Karaman Mutfağı adıyla imrenilesi bir kitaba dönüştü.

 

Rıza bey önce kitabın adından başlayalım. Kitabın adı nasıl ortaya çıktı. Bir de aşenenin ne adı ne kendisi ne de kültürü kaldı?

Böyle güzel bir yazıya beni konuk almanız, bana büyük moral oldu, teşekkür ediyorum. AŞENE, yaşı 40’tan yüksek olanların anımsayacağı üzere, eski evlerimizde bulunan şimdiki mutfak bölümüne verilen isimdir. İçerisinde tel dolaplarının, sahanlıkların, üzerinde bulaşıkların yıkandığı “çağ” denilen akarın bulunduğu, yemeklerin ispirto ocağı ile yapılan bölümünün olduğu bu yaşam alanının gerçek ismi “AŞHANE” dir ama zamanla aşeneye dönüşmüştür.

Kitabın öyküsü 2015 sonu 2016 sonu başladı diye giriş yaptım. Ama sizdeki öyküsü nedir? Yemek kitabı fikri sizde ne zaman doğdu, nasıl devam etti?

8 sene boyunca yürüttüğüm, Karaman Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı görevinde benim ilgi ve görev alanım, Karaman’ın Tanıtımı ve Turizm Sektörünün Geliştirilmesi adına yapılan çalışmalar olmuştur. Bu çalışmalarımızda değişik projeleri yaşama geçirmiş Karaman adına güzel işlere imza atarak, güzel kentimizi layık olduğu yerde görme hayalimizi gerçeğe dönüştürmeyi hep önde tutmuşuzdur. Karaman Ticaret ve Sanayi Odası olarak 3 kez Turizm Çalıştayı yaptık. Yaklaşık 150 tur operatörünü Karaman’da konuk ederek turistik mekanları gezdirdik.  Ve umduğumuzdan daha güze tepkiler alarak yaptığımız güzel işlerden dolayı büyük moral bulduk.

Tabii ki övgülerin yanında eleştiriler de gelmişti. Bu eleştirilerin çoğunluğunu ise Karaman mutfağını tanıtan bir yayının bulunmayışı oluşturmuştu. Ben de bu eksikliği gidermek adına araştırmaya başladım ve ortaya böyle bir eser çıktı.



Saha araştırmasında birçok kişi ile görüştünüz, birçok kaynağa başvurdunuz. Kitabın arka planında birçok ilginç hatıra oluştu. Örneğin yemekleri sizin çatı katında (terasta) eşiniz Fethiye Hanım tarafından bizzat yapıldı? Ortamı biraz anlatır mısınız?

Benim geçmişten beri o dönem kullanılan materyallere karşı çok fazla bir ilgim var. Geçmişte yaşamımıza tanıklık etmiş, şu anda bulamayacağımız eşyaların değeri benim için çok büyüktür. Bu yüzden, eşimin ailesi ve kendi ailemde kullanılmayan bazı eşyaları attırtmadım ve bunlar ile kendime, çatı katında “hobi evi” yaptım. Eski yastıklar, kilimler, bakır mutfak eşyaları, kuzineler vs. Buraya benim için çok önem taşıyan ve özel konuklarımı ağırladığım bir köşe veya misafirhane de diyebiliriz. Yemek fotoğraflarınızda aynı konseptte düşündüğümüz için, yemekleri burada yapıp, burada çekerek ve nihayetinde o mutlu sonu da burada gerçekleştirip yani burada yiyerek, fotoğraflama işini tamamladık. Tabii ki bu aşamada en büyük yardım, gören göz dediğim fotoğraf sanatçısı Feyzullah TUNÇ ve oğlum Ali DURU’dan gelmiş, çektikleri yemek fotoğrafları tariflerle buluşmuştur. Zaten bu kitabın kahramanı eşim FETHİYE’dir.

Herhalde yemekler bir kez prova edilmedi. En iyi tat ve görüntü estetiğini yakalamak için epey bir uğraş verildi?

Zaten bu yemeklerin çoğunluğu bizim mutfağımızda pişen, yabancı olmadığımız tatlardır. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere geleneklerimizde yeri olan ve özel günlerimizde veya günlük yaşamımızda tükettiğimiz yemeklerdir. Onun için özel bir çalışma gerektirmedi ama fotoğraflama aşamasında bozuk olduğu için bir yemeği üç dört defa çektiğimiz oldu. Hala fotoğraflarını beğenmediğim yemekler var, onlar da ikinci basımda değiştireceğiz.



Yemekler hazırlamak kadar onları fotoğraflamak da önemli idi. Özel çekimler yapıldı mı?

Tabi, fotoğraflama aşaması bu kitabın en zor aşaması. Aslında yemek fotoğrafları ayrı bir sanat dalıdır ve çok büyük maliyetler gerekmektedir. Profesyonel yemek fotoğrafları ise çeşitli tekniklerin ve görselliği destekleyen her malzemenin kullanıldığı bir tekniktir. Örneğin, bazı yemeklerin daha parlaması için vernik bile püskürtüldüğünü söyleyebilirim. Ben bunu doğru bulmadığım için bu yolları hiç denemedim veya denetmedim. Çünkü bu yemeklerin tarifini, veriyorsak, görüntülerinin de o tarife uygun olması gerekmektedir.

Kitabın girişinde Karaman ölçeğinde yemeğin kültürüne de değiniyorsunuz. Oldukça uzun ve derinlemesine ele alınmış bu bölüm. Çoğu kişi pes eder ve bırakır, burayı araştırmak ve yazmak zor olmadı mı?

Zaten benim bu kitabı hazırlamamdaki amaç; “Hadi canım sende, Karaman’da etliekmek ve calladan başka ne var? diyenlere, işte bunlar da Karaman yemeği demekti. Bunun içinde, yemekleri Karaman’ın geçmişinde aramak, geleneklerimizden mutfak kültürünü açığa çıkarmak gerekmekteydi. Öyle de yaptık. Yaptık diyorum çünkü 2017 yılının sonuna kadar yani Babamız Ahmet Talat Duru’yu kaybettiğimiz güne kadar babam ile birlikte çalıştık. Ben sordum, o yanıtladı. Bazen sıkıldı, ”Öff oğlum Kuyruklunun Şerif mi olacan!” derdi ama yeniden anlatmaya başlardı. Onu kaybettikten sonra çok zorlandım ve tekrar anladım ki o bir hazineymiş. Hala, yanıtsız kalan sorular var ve kiminle çözeceğimi bilemiyorum…

Yemek tariflerini ilginç kılan birkaç husus var. Öncelikle kısa ve özlüce anlatım yoluna gidilmiş. Çok daha önemlisi her yemeğin bir öyküsü var!

Evet, herkesin anlayacağı dilden anlattım. Özellikle malzemeler bölümünü hem serbest ölçü hem de gram cinsi ile yazmamız oldukça dikkat çekti. Yapılan her yemeğin bende bir yaşanmışlığı vardı ve onu da tariflerin üzerinde aktarmaya çalıştım.

Kitaptaki her bir yemek tarifine besin değeri de kalori cinsinden eklenmiş. Bu konuda uzman desteği aldınız?

Tabi aldım. Aslında yapmayacaktım ama dostum kardeşim, Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi Sofra Sanatları Bölümünde Öğretim Görevlisi Ali ŞEN, böyle bir kitapta besin değerlerinin olması gerektiğini söyledi, ben de kabul ettim. Kendisinin özverili ve uzun süren çalışmaları ile bu konumuna getirdik, sizlerin aracılığı ile teşekkür ediyorum.

Son olarak yemekler kadar kitabın tasarımı da özgün ve üst düzey. Kapak çok konuşuluyor. Farklı, dikkat çekici ve merak uyandırıcı, hâkezâ sayfa tasarımı da!..

Evet. Aslında bu kitabin arka planında iki kişi var, dostum Ethem Büyükköşe ile oğlum Ali Duru. Kitabın her aşamasında olduğu gibi grafik ve tasarımında da çok özverili çalıştılar, belki de İMC CREATİVE olarak ilk işleri bu oldu. Teşekkür ediyorum…



Not: Bu yazı daha önce Kartap'ta yayınlanmıştır.


20/01/2018

Bir İşadamının Çok Güzel Koleksiyonu!




Bir İşadamının Çok Güzel Koleksiyonu!

Koleksiyonculuk ya da biriktirme tutkusu. Acaip bir hastalık. Aslında çöp evciler de koleksiyoncu. Bir şeylere takılıp kalıyorsun. İlla da illa nesnelere sahip olabilmek. Galiba mülkiyet edinebilme içgüdüsüyle ilgili bir tutku.

Koleksiyona başladın mı bir türlü sonu gelmiyor. Araştırdıkça, aradıkça hep eksiklerini görüyorsun. Eksiklerin seni kudurtuyor. Hele eserlerin en kıymetlisine sahip değilsen o içini kemiren sahip olma dürtüsü seni uçurumlara kadar götürebilir. Tek amaç; sonu gelmez koleksiyonu tamamlamaya çalışmak.

Ve genelde zengin, entelektüel insanların koleksiyoncu olduğu düşünülür. Ama hiç beklemediğin an ve ortamda bir koleksiyoncu ile karşılaşabilirsin.

Durmuş Ali Genç de işte öyle biri!

Güzel insanlar aramakla bulunmasa da arayanlar güzel insanlara rast gelmektedir. Ve kim der ki, bir işyerinin zulasında bir koleksiyon odası var. Müze gibi. Akla gelebilecek gelemeyecek birçok ürün Durmuş Ali Genç Bey’in ilgi dairesine girmiş.

Soyadı gibi genç biri ama hayatına en az beş insanın tecrübesini şimdiden katmış. İmrenilecek bir hayatı var. Sporla iç içe. Şu an Karaman Amatör Spor Kulüpleri Başkan Yardımcısı. Larende ve Zembilli Ali Efendi Mahallelerinde şubeleri bulunan bir marketin sahibi. Daha da güzeli. Hayırsever bir insan.




Durmuş Bey bu merak nereden geliyor?

Koleksiyonculuk bir tutku? İnsanın doğasında var. Her insan bir şeyler biriktirmeyi sever. Bu biriktirme nitelikli olursa koleksiyon oluyor. Ben de gittiğim gördüğüm yerlerdeki güzel ürünleri hatıra olarak saklamayı seviyorum. Derken bir oda dolusundan fazla bir toplama yapmışım.




İlk aldığınız koleksiyon ürünü neydi?

Tunus gezimde aldığım hançer, ilk göz ağrımdır.

İlginç bir futbolcu forması koleksiyonunuz var?

Ben sporla iç içe bir insanım. Karaman Amatör Spor Kulüpleri Başkan Yardımcısıyım. Trabzonspor taraftarıyım. Üstüne Trabzonspor kongre üyesiyim. Gördüğünüz formaların hepsi orijinaldir. Dikkat edin; formaların pazuband bölümünde TFF’nin arması var. Bu arma; formanın orijinal olduğunu göstermektedir. Spor mağazalarından alınan formalarda TFF arması bulunmaz.

Formaların öyküsü var mı?

Yaklaşık 30 kadar futbolcu forması koleksiyonum var.  Hepsi de futbolcusundan imzalıdır. Formaların her birinin ayrı ayrı geliş öyküsü var. İlla birini anlatmam gerekirse Cenk Tosun’unkini antlamadan geçemem. Cenk Tosun’un babası ile iş icabı Gaziantep’ten tanışırız. Bir gün babası beni arayıp, Konyaspor maçına ait loca bileti olduğunu, söyledi. O maça gidip gidemeyeceğimi sordu.  Ben de Giderim, dedim. Maçtan sonra da teşekkür amaçlı kendilerine Karaman’ın elmasının en güzellerinden bir kasa gönderdim. İlk ısırışta elmaya bayılan Cenk Tosun, gece vakti olmasına rağmen hemen kalkıp stada gider ve bu formayı imzalayarak bana gönderir.

Hakan Çalhanoğlu’nun formasını, babası ile tanışıklığımız sayesinde aldık. Malumdur, Antalya, futbol takımlarının kamp için en çok tercih ettiği şehirlerden. Bir Antalya gezimiz sırasında Hakan Çalhanoğlu’nun babası ile tanıştık. Sohbetimiz ve tanışıklığımız ilerleyince oğlunun formasını hediye etti.




Takım atkıları koleksiyonu da artıyor?

Mümkün olduğunca topluyorum. En çok da Karamanspor’un atkısı var. En eskisi galiba 25 yıllık.

Taşıt plakalarından bir koleksiyon oluşmuş?

Gezi yapmak en büyük tutkumdur. Mesela bir bakmışsın, bir Avrupa ülkesinin bir şehrine gitmişim. Gittiğim ülke ve şehirlerinden mutlaka iki şey hatıra olarak getiririm. Bunlar plaka ve ülke parası. Şu an elimde Avustralya, Çekoslovakya, Bosna Hersek, Barselona, Hollanda ve Las Vegas taşıt plakaları var. Bunlar tabi orijinal değil. Hediyelik üründür.

Ülke paraları dediniz?

Evet her gittiğim ülkenin paralarından hatıra olarak getiririm. Bunlar tedavülde olan paralardır. İspanyol pezosundan, Tunus dinarına hatırı sayılır madeni ve kağıt para koleksiyonum var.



Ahşap hediyelik eserler de var?

Her şehrin kendine özgü hatıra hediyelik ürünleri olmakta. Gittiğim şehirlerden mutlaka ahşap hediyelik ürünleri de topluyorum. Bu üç katlı ahşap ev maketi, Safranbolu’dan. Avrupa şehirlerinden buldukça ahşap gemi maketleri getirdim.

Oyuncak arabalara karşı da özel ilginiz var?

Gördüğünüz gibi onlarca var. Çoğunlukla Volkswagen tipi oyuncak arabaları toplasam da diğer markalardan oyuncak arabalarım var.

Buradaki matruşkaların bir özelliği var mı?

Moskova’ya gittiğimde almıştım. Büyükten küçüğe sıralanmış beş adet matruşka görüyorsunuz. Ruslarda anne ailenin en önemli üyesidir. Dolayısıyla kadına saygı büyüktür. Bu beşli matruşkadan en büyüğü anne, ikincisi baba, üçüncüsü ailenin kızı, dördüncü ve beşinci matruşkalar, diğer çocuklardır. Oyuncaklar da hiyerarşik yapıya uygun olacak biçimde büyükten küçüğe yapılmıştır.




Başka neler topluyorsunuz?

Koleksiyonculuğun bir sınırı yok. Ben belirli bir koleksiyon ürünü toplamıyorum. Gördüğüm her değerli ürün benim için koleksiyon adayıdır. Belki kimsenin dikkatini çekmez; tükenmez kalem bile topluyorum. Bugün varlar yarın yoklar. Eğer her gelen eşantiyon kalemi elimde tutmasam bugün yüzlerce tükenmez kalem sahibi olmayacaktım. Şimdilik maddi ve manevi değeri yok. Ama belki 20 yıl sonra 100 sonra bu kalemler belki olmayacak.




Sertifikalarınız da koleksiyon adayı olmuş?

Evet kendimi geliştirmek üzere alanımdaki her türlü seminere, kursa ve konferansa giderim. Gördüğünüz gibi bir duvarın yüzeyi doldu bile.

Kitaplar koleksiyon amaçlı mı bulunuyor?

Tabi kitaplara da ilgim var. Bir ara 600’e yakın kitabım vardı. Bir kampanya dolayısı ile Cezaevine bağışladım. Zamanın ne getireceğini kimse bilemez. Kim bilir ileride kütüphane olacak biçimde bir kitap koleksiyonum olur.

Gelecekte koleksiyonculukla ilgili bir hedefiniz var mı?

Ben bir alanda profesyonelce ürün toplamıyorum. İş icabı ya da gezilerim dolayısıyla gördüğüm ürünleri topluyorum ve toplamaya devam edeceğim. Kim bilir belki ileride müzeye dönüşür.


06/08/2017

Sıra Dışı Bir Kasabın Tarihi Eser Koleksiyonculuğu

 


Sıra Dışı Bir Kasabın Tarihi Eser Koleksiyonculuğu

Yusuf Yıldırım

Bir şarküteriye niçin gittiğiniz ve ne alacağınız bellidir. Ama o şarküterinin tarihi eserlerle dolu bir ortam olabileceği aklınızın ucundan bile geçmez. Çünkü şarküteri ile tarihi eser koleksiyonculuğu arasında bir bağ kurulamaz. Bu ezberin bozulduğu nadir mekânlar da yok değil. Hele örneği taşrada olunca daha bir anlamlı oluyor.

Mersin’in Bozyazı ilçesinde sıra dışı böyle bir şarküteri var. İçeri adım atar atmaz geleneksel bir Anadolu evine daha doğrusu bir müzeye girmiş gibi hissediyorsunuz, kendinizi.

Eskinin günlük yaşamına ait ne ararsanız var.

Çakmaklı tüfenkler, tabancalar, bakır taslar, tencereler, kazanlar, kıl çul ve çuvallar…

Bu eşyalar var bir de bunların kahramanı var.

Muhammet Türkmen!

-Muhammet Bey kendinizden bahseder misiniz?

-Dediğiniz gibi şarküteri işletiyorum. Doğma büyüme Mersin Bozyazılıyım. Buranın Tekeli yörüklerindenim. Lise mezunuyum.

-Kasaplık ve tarihi eser koleksiyonculuğu! Bir arada düşünülemeyen kavramlar?

-Doğrudur. Şarküteri işi ile uğraşan birinin tarihi eser koleksiyonculuğu yaptığı düşünülmez.

-Müşterilerinizin tepkileri nasıl oluyor?

-Tabi, önce kısa bir şaşkınlık yaşıyorlar. Hatta yanlış yere girdiğini düşünenler bile oluyor. Sonrasında fotoğraf çekiyorlar. Eşyaların yanında poz veriyorlar. İnceliyorlar, bilmedikleri eşyaları soruyorlar.

-Bu iş sizde ne zaman başladı?

-Ben kendimi bildim bileli eskiye, eski eşyalara meraklıyımdır. Onların insan eliyle yapılmış olması, doğallıkları, ince işçilikleri hep ilgimi çekmiştir.

- Siz para koleksiyoncusu değilsiniz?

-Para koleksiyonculuğu özel bir alan. Ben insanların ürettiği ve günlük hayatta kullandığı eşyaları topluyorum. Teknoloji her şeyi yok ediyor. Bin bir emekle yapılan doğal malzemeli eşyaların yerini plastik ya da metal malzemeli fabrikasyon araç gereç almaya başladı. Geleneksel eşyalarda insanların sanatsal dokunuşları var. El emekleri var. O kültürün insanı ölünce eserleri de son buluyor. Bir başka deyişle tarihi eserleri üretecek insan kalmadı. Dolayısı ile tarihi eserlerin geri dönüşü yok. Koruyabildiğin kadar varlar.

- Koleksiyonunuzda neler var?

-Günlük hayatta kullanılan akla gelebilecek, gelemeyecek eski olan her şey. Çay kaşığından tutun da ateşli silahlara kadar.

-Çok ilginç eşyalar görüyoruz? Şu ağaç kütüğünün hikâyesi nedir?

-O ağaç kütüğü değildir aslında. Dışındaki kabukları durduğu için kütük gibi algıladığınız eşya aslında bir masadır. Kabuğu yontulmadan ağaç gövdesinden kalın bir dilim kesilerek yapılmış yuvarlak bir masa!  Yaylada buldum. Yörükler yaylada kaldığı sürece böyle doğal masalar yapıp kullanır. İnsanın çevreye ve doğaya uyumuna bir örnektir.


Çakmaklı tüfekler ile çakmaklı tabanca Osmanlı döneminden kalma. Hediye olarak getirildi. Köşedeki delik deşik kalburu yaylada bir köyden getirdim. Bulduğumda sahipleri çoktan atıvermişti.

Kıl çuval ve çulları artık yapan yok. Bulabilmek şans.

Yukarıda asılı olan tahta eşya bir sabandır. Torosların zirvelerinde traktörün halen giremediği yerler olduğu için pulluk ve sabanla tarla sürülen yerler var.

-Bir de kuş yuvası görüyoruz?

-Bir ormancı kestiği bir ağacın dalları arasında tesadüfen bulmuş. Görüldüğü üzere yuva; bir kuşun çok ince işçiliği. Yuvanın kenarlarında kekik otu var. Neden,  güzel koku versin diye. Ayrıca yuvayı yalıtmak için ince kuş tüyleriyle örülmüş. Daha birçok malzeme var şu küçücük yuvada.

-Koleksiyonu nasıl topluyorsunuz?

-Belli olmuyor. Benim eski eşya topladığımı bilip getirenler oluyor. Bazen ben bir yerlerde eski bir eşya olduğunu duyunca da görmek almak için gidiyorum. Satın almanın yanı sıra takas ile de aldıklarım var. Hediye ya da bağış yolu ile gelen eserler olabiliyor.

-Gelecek ile ilgili planlarınız hedefleriniz var mı?

-Bu bir tutku, sonu yok. Bunun ötesinde tarihi eserleri toplamanın kültürel bir sorumluluğu var. Onları toplamak kadar korumak, tanıtmak da birincil görevdir.

Bu yüzden şarküterinin önemli bir bölümü, sergi için ayrıldı. Ayrıca bir şark köşesi yaparak müşteri ve ziyaretçilerin tarihi eserlerle iç içe olmalarını sağlıyorum. Bu sayede de duyarlılığı artırma yoluna gidiyorum. En azından örnek olup farkındalık oluşturuyorum. Şark köşesinde misafirlerimize ikramlarımız olmaktadır.

Bir merak ile başlayan bu işlerin nereye varacağı kestirilememektedir. Koleksiyondaki malzeme âdeti ve çeşitliği durmadan artıyor. Kim bilir, şimdi sadece sergi durumundaki bu koleksiyon, ileride bir müzeye dönüşebilir.






Bu yazı dünyabizim'de yayınlanmıştır.

21/08/2016

Ahmet Tartan röportajı! Tartanzadelerin ilk konağı

        



Hürrem Dayı Evi, Tartan Konağı derken tarihi Karaman evlerinden birkaçı daha restore edilmeye başladı. Ancak Karaman; hem maddi hem  manevi olarak tarihi eserlerini sahiplenmede hala çok yetersiz.

Niye mi?

Çünkü Karaman; Safranbolu’dan ve Beypazarı’ndan daha fazla tarihi Karaman evine sahip! Bu potansiyele rağmen Karaman; Beypazarı’nın çektiği turistin yüzde birine sahip değil.

Kıt örnekler; bir ümide sarılmamıza sebeptir. Çirkin ve hantal apartman blokları, hızla kültürel mirası yok ederken tek tük örnekler; “Allah’tan bir ev daha kurtuldu!” diye yüreğimize su serpmektedir.

İşte o örneklerden biri!

Tartanzadelerin ilk evi!

Tarihi bir Karaman evi. Kerpicindeki samanından harcına kadar öz Karaman evi!

Tartanzadelerin yaşayan en büyük temsilcisi Ahmet Tartan’ın sürpriz telefonu sonrası bu yazı ortaya çıktı.

Ahmet Amca biz sadece Tartan Konağını bilirdik?

Tartan Konağı’nın çevresindeki tüm evler Tartanzadelerin idi. Hala da bize ait evler var. Tartan Konağı’nın önünden başlayan ve 30 mlik kavşağa çıkan sokağın adı Tartan Sokağı idi. Niye Tartan Sokağı idi? Çünkü Sokak üzerindeki sağlı sollu tüm evler bizim idi.

Şimdi gelelim bu eve! Bu evin hikayesi nedir?

Bu ev bizim ilk evimiz. 250-300 yıllık bir ev. Dedem Hacı Emin ve onun babası Hacı Ahmed bu evde yaşamış. Tartan Konağı yapıldıktan sonra da bu evde hayat devam etmiş.

O zaman Tartanzade Hacı Molla ile Tartanzade Hacı Mustafa Ağa da bu evde yaşamış?

Olabilir. Benden önceki Tartanlar; Hacı Sami, Hacı Emin, Hacı Ahmed, Hacı Mustafa ve Hacı Molla’dır. Benim adım da dedemin babası Hacı Ahmed Ağa’dan geliyor.

Tartanzadelerin ilk evinden devam edelim.

Burası konak değil. İki göz bir aralık ev. Tartan Konağı’nın müştemilatı diye söyleyegeldiğimiz bina ile burası eskiden tek ev olarak kullanılırmış. Araları açık imiş.

Dedem Hacı Emin Ağa ölünce şimdi müştemilat olan bina babama, üzerinde konuştuğumuz bu ev de Hulusi amcama düşmüş. Hulusi amcam da zamanla bu evi Ali Edalı’ya satmış. Sonra bir kaç el daha değiştirdi. En son yaşlı bir çiftin mülkiyetinde idi.

2006’lardı galiba, ben buralara ara sıra gelirdim. Baktım evde yalnız ve yaşlı kadın. Kocası ölmüş. Eve de kendisine bakamıyor. Kadına, “ Teyze, belediye ile görüşeyim de burasını belediyeye ver, belediye de sana bir daire alıversin!” dedim. Kadın, “Çok iyi olur.” diyerek sevindi. Ben de o zamanki başkan Ali Kantürk’e gittim ve binanın durumunu anlattım. Ali Kantürk; “Bina karşılığında bir daire veremeyiz ama binayı satın alırız.” dedi. Böylece bina belediyeye geçti. Kadın da aldığı para ile galiba bir daire aldı.

Aradan on sene geçti ve nihayet restoreye başlandı.



Tamirat aslına uygun mu yapılıyor?

Evet aslına uygun yapılıyor. Ne eksik ne fazla!

Bu evde hayat nasılmış? Eskiler ne anlatıyordu?

Ev iki göz bir aralıktır. Bir de bak, derin ve büyük bir bodrumu var. Mutfağı dışarıda. Avlunun ortasında bir de havuz varmış. Hacı Ahmed Ağa ve Hacı Emin Ağa havuzun kenarında yemeğini yer; kahve içmek için de konağa geçermiş.

Bodrum çok derin ve büyük! Niye? Eski kışlar çok sert ve uzun olurmuş. O yüzden bir kış boyu gerekli olan yiyecek ve içecek yazdan hazırlanarak bu bodruma konulurmuş.

80 Yıllık İmarethane!

Şimdi anlatacaklarım daha önemli. Bu ev aynı zamanda bir imarethanedir. 80 yıl boyunca yaz-kış;  bu evin ocağında yemek pişmiş. Bu yemekler; yüz metre yukarıda hala bize ait olan iki katlı evin avlusunda, gelen geçene ikram edilirmiş.

Ayrıca dedelerim; buraya gelenlerin rahatça namaz kılabilmeleri için Tartan Mescidini yaptırmış.

Eskiden köylüler şehre gelince hanlara gelirmiş. Ancak her şey para ile. Ama köylülerde para yok. Yemek vakti gelince birbirlerine “Ne yapalım?” diye sorarlarmış. İçlerinden biri de “Tartan oğluna gidelim. Onun odası kapanmaz. Orada her zaman yemek vardır!” dermiş.

Ahmet Amca bu ev ile ilgili dileklerin var mı?

Bu evin kurtarılmasında katkım olduğu için mutluyum. Ev şu an restorasyonda. Ev kullanıma hazır olduğunda başı boş bırakılmamalı. Mutlaka Karaman’ın hizmetine sunulmalı. Artık bir aşhane mi olur, bir müze mi yapılır bilemem. Onu büyükler bilir.

Tartanzadelerin İlk Evinin Mimarisi

Tartanzadelerin ilk evi; yüksek duvarlı bir avlu ile cephesi avluya bakan bir binadır. Avlunun batısında tuvalet, doğusunda bir mutfak ya da ocak vardır. Ev,  taş temelli bir bodrum ile kerpiç duvarlı zemin kattan oluşmuştur.

Ev, orta sofa ile harem ve selamlıktan oluşmuştur. Girişe göre sağ oda haremlik, sol oda selamlıktır. Haremlik olarak kullanılan odanın güney cephesinde bacasız bir ocak vardır. Bu odanın doğu ve batı cephelerinin tamamına açık ve kapaklı ahşap dolaplar yerleştirilmiştir. Doğu cephesindeki orta dolabın kenarları; spiral dallı lotuslar ile bezelidir. Her iki odanın avluya bakan cephesi içe doğru geniş çift pencere ile işlenmiştir. Pencere araları; boydan boya içe bombeli 4-5 kat küçük göz ile değerlendirilmiştir. Odaların tüm cepheleri; tavana yakın hizada boydan boya ahşap raf ile gidilmiştir.

Selamlıkta, haremlikten ayrı olarak kapılı cephenin merkezine camlı vitrin düzenlenmiştir. Dolap üst kenarlıkları dalgalı zeytin dalları ile işlenmiştir. Dairesel tavan göbeğine yedi dilimli dört adet palmet işlenmiştir.

Ahmet Tartan

Hacı Sami Tartan’ın 17 çocuğundan10’cusudur. 1932 doğumludur. Ortaokul mezunudur. Çiftçilik ve ticaretle uğraşmıştır. 1988 yılında fiili olarak çalışmayı bırakmıştır. Gün aşırı Tartan Konağı’na gelerek misafirlere, Tartan Konağı’nı ve Tartanzadeleri anlattı.







16/08/2016

Mualla Mezhepoğlu ile Karaman, Mezhebzadeler ve Kitabı Üzerine



Yusuf Yıldırım

 O bir İstanbul Hanımefendisi! Ama bizim kadar Karamanlı. Hem soydan Karamanlı hem özden Karamanlı. Amerikan koleji mezunu ve Robert Koleji öğretmeni! Çocukluğunun ve gençliğinin Karaman'ına 55 yıl sonra tekrar geldi. Mualla Hanımı bulmuşken bir çırpıda Karaman’ı, kendisini ve kitabını konuştuk

 Mualla Hanım tam bir İstanbul Hanımefendisisiniz. Anne tarafından Sivas Divriği ve  Anteplisiniz.  Baba tarafından Karamanlısınız. Kendinizi nasıl tanıtırsınız?

Karamanlı bir babanın, İstanbullu bir annenin tek çocuğuyum. Anne tarafından Osmanlıdan gelen bir aile kökenim var. Cumhuriyet devrimini yaşamış bir aile. Tabi o ailenin yetiştirdiği; Atatürk ilkelerine bağlı Cumhuriyet prensiplerine içten ve samimi olarak inanan bir ailenin çocuğuyum.

Eğitiminizden bahseder misiniz?

İlkokulu Beşiktaş Akaretler'de, ortaokul ve liseyi Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde okudum. Üniversite öğrenim ise İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde oldu.

Evliliğiniz ve iş hayatınız?

Mezuniyet sonrası Robert Kolejinde asistan olarak işe başladım. İki yıl sonra Amerika’ya gitme imkânı oldu. Dönüşte Sultanahmet İktisadi ve İdari Bilimler Akademisi’nde yine asistan olarak işe başladım.

Bu arada evlenerek Adana’ya gittim. Beş yıl sonra eşimden boşanarak İstanbul’a döndüm. Yapı Kredi Bankası İktisadi araştırmalar bölümüne araştırmacı olarak girdim.

Babamın rahatsızlığı nedeni ile aile şirketinin işlerine yardımcı oldum.

Daha sonra bir sivil toplum örgütü olan Anadolu El İşleri Derneğinin 18 sene yöneticiliğini yaptım. Bu dernek aracılığı ile Anadolu’dan gelmiş kişilerin el işlerini değerlendirip yurt dışına sattık.

Emekliliğim sonrası da çalışmaya devam ettim. Robert Kolejinde beş yıl kadar Seçmeli Ekonomi dersi okuttum. Bir zamanlar öğrenci olduğum liseye öğretmen olarak dönmek çok zevkli idi. Çok keyif aldım.

Buradan emekli olduktan sonra bir daha çalışmadım. Ama iki önemli STK’da görevlerim oldu. Bunlardan  biri Lions Derneğidir. Lions Derneğinin iki dönem başkanlığını yaptım. Şu anda Bebekliler Derneğinin başkan yardımcısıyım.

Şu ana kadar iki kitabım çıktı. İlki İngilizceden tercüme; Muhasebenin Yönetime Uygulanması adlı bir kitaptır. Yüksek öğrenimde okutulan bir kitaptır. Diğeri ailemi ve geçmişimi anlattığım Dün Takvimde Biter adlı hatıra kitabımdır.

Çocukluğunuzun ve gençliğinizin yaz tatillerinde Karaman'a çok geldiniz. O günleri anlatır mısınız?

Kurban ve Ramazan Bayramlarında mutlaka Karaman’a gelirdik. Yolculuklar trenle olurdu. Dedemin evi Yunus Emre Ortaokulu ile Güneş İlkokulunun karşısında idi.

Dışarlıklı bir torun olarak galiba iltimaslı idim. Diğer torunlar dedemden çekinirken ben dedemin kucağına rahatça girer ve onunla şakalaşırdım. Hatta bir keresinde namaz kılarken onun boynuna atlamıştım. Bu hareketim aile çevresinde uzun zaman tebessümle konuşulmuştu.

Bir keresinde dedemi koyun postu üzerinde namaz kılarken görmüşüm. Ve niçin koyunun postunu çıkardınız diye kızarak dedemin önüne geçmişim. Ben buradan anlıyorum ki, hiç İstanbul’da kurban kesmemişiz. İlk defa koyun postunu burada görüyorum.

İki amcam, dört halam vardı. Annem, babam tarafına çok düşkündü. Aralarında hep muhabbet vardı.

Soyadınız önce Turhan sonra Mezhepoğlu olmuş. Bunun bir hikayesi var mı?

Soyadı Kanunu çıkınca Oğuzlardan kalma bir Türk adı olan “Turhan” ailemize soyadı olarak verilmiş. Sonra dedem; “Bu Turhan soyadı da nereden çıktı? Bizi bu isimle kimse tanımıyor. Biz yine sülale ismimize dönelim.” demiş. O dönemi “zade” ünvanı kullanmak yasakmış. Bu yüzden “Mezhepzade” ismi yerine “Mezhepoğlu” ismi soyadı olarak alınmış. Yıl 1954 gibi hatırlıyorum.

Karaman’a en son ne zaman gelmiştiniz?

En son 1965 yılında geldim. A evet hatırladım. Bir de 1986 yılında babaannemi görmeye gelmiştim.


Karaman’da Mezhebzadelerden hemen hemen kimse kalmadı? Mezhebzadeleler şimdi nerede?

Babamlar üç oğlan beş kızmış. Babam; okumak üzere Karaman dışına çıkan ikinci Karamanlıdır. Cemile halam çok küçükken vefat etmiş. Babam İstanbul Hukuku bitirerek annemle evlenmiştir. Mustafa amcam bankacı olarak yurdun değişik yerlerinde çalışmıştır. Nedim Amcam da babam gibi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirir. Mezun olduğu yılın Kurban Bayramı’nda bir diken batması ile şarbon olup vefat etmiştir. Ayşe Halam, İbrahim Hulusi Güngör’ün annesidir. İbrahim abi İstanbul’a yerleşince halamı yanına aldı. O da İstanbul’da vefat etmiştir. Abacılardan evlenen Hatice Halam; oğulları İstanbul’a gidince İstanbul’a yerleşti. Orada vefat etti. Zehra halam bir bankacı ile evlendi. Eşinin son işi İstanbul’da idi. O da İstanbul’da vefat etti. Bir tek Emine halam Karaman’da kaldı. O da babamın rahatsızlandığını duyup İstanbul’a gelmek için bavulunu hazırlarken rahatsızlanıp vefat etmiş.

Şu an Karaman’da hiçbir yakınımız yok. Amca ve halalarımdan olma çocuklardan İstanbul’da ve İzmir’de yaşayanlar var.

Diğer Mezhepzadelerle görüşüyor musunuz?

Tabi, tüm akrabalarla fırsat buldukça görüşür, hal hatır sorar, eskileri yad ederiz. Onun haricinde babam diğer kardeş

Karaman deyince en çok neyi özlersiniz?

Babaannemin yaptığı unlu kurabiyeleri çok severdim. Onun haricinde Karaman’ın geleneksel yemeği batırığı çok seviyorum. Bu gelişimde de hemen istedim zaten.

Karaman’ı size bağlayan bir tarihi ev ve bazı mülkleriniz var. Bunlar ile ilgili düşünceniz nedir?

Karaman’da kimsem kalmadı. Dediğiniz gibi birkaç mülk var. Bunlardan en önemlisi dedemden kalan tarihi bir evdir. Çok bakımsız ve terkedilmiş durumda. Bu evin ihya edilmesini istiyorum. Bir restorasyon ile Karaman kültürüne kazandırılması arzumdur.

Biz sizi kitabınızla tanıdık. Ve ulusalda da Dün Takvimde Biter adlı kitabınızla adınız daha yaygın duyuldu.  Bu kitabın neredeyse her yerinde Karaman hatıraları, Karaman izleri bulunmaktadır. Kitabınızın hazırlanma öyküsünü anlatır mısınız?

Annem çok muntazam bir kadındı. Kendisi hakimdi. Bana yedi albüm bıraktı. Bir gün albümleri inceliyorum. Dehşete kapıldım. Fotoğraflar tarih sırasına konulmuş. Üstelik her fotoğrafın arkasına o fotoğraftaki kişiler, tarihi, yeri eksiksiz olarak daktilo ile yazılmış. Ben bu fotoğrafları; işte annem babam, amcalarım halalarım gibi kişilere göre ayırdım. Bir de ne göreyim, anne tarafından üç kuşağın baba tarafından ise dört kuşağın fotoğrafları eksiksiz var.


Fotoğraf arşivi yanında hatırı sayılır bir aile belge arşivi de mevcut. Mesela babamın Osmanlı dönemi lise diploması gibi.

Bu sülale albümünden Tarih Vakfının bir şekilde haberi oldu. Gelip gördüler. Ve bana “Bu albümleri kasada saklayın.” dediler.

Ben de “Niye?” dedim.

Verdikleri cevap çok ilginç idi:

Bize bir yerlerden binlerce fotoğraf koleksiyonu bağış olarak gelir. Fakat nerede ise hiçbir fotoğrafın çekildiği yer, tarihi, kişileri hakkında bilgi olmaz. Dolayısı ile o fotoğraflar; değerli olsalar bile araştırma ve tarihi değeri yoktur.

Ama sizin fotoğraflarınızın her birinde tarih var, kişilerin isimleri var ve çekildikleri mekanlar belirtilmiş. Bu yüzden çok değerli. Lütfen bu fotoğrafları kullanarak ailenizin bir hikayesini yazınız.

Ben de dedim: İyi de bizim ailemizde meşhur insanlar ve onlara ait skandal olayları yok ki. Ben şimdiye kadar böyle bir şey yazmadım. Ayrıca ailemin hayatını yazsam kim okur ki?



Bu görüşmeler ne zaman oldu?

Ayşe Arman ile Hürriyet’te bir röportajım olmuştu. Sanırım 2006’lar.

Sonra

Sonra ben bilgisayarın başına geçip her bir fotoğrafın hikayesini yazmaya başladım. İşin içine girdikçe geriye dönük çok şey hatırlamaya başladım. Her hatırladığımı da daha önce yazdıklarıma ekledim. Ortaya bir kitap taslağı çıktı.

Bu taslağı İş Bankası Kültür Yayınları görevlilerine gösterdim. Onlar bir bakalım dediler. Bir zaman sonra bana bir mektup geldi. Baktım ki İş Bankası benim eserimi basılmaya değer görmüş ve basılması için kuruldan karar çıktı.

Ancak basılma süreci uzun sürdü. Ben bu arada hacca gidip geldim. Falan filan. İşte böylece “Dün Takvimde Biter” adı ile kitabım 2015 yılı Aralık ayında basıldı.

Açıkçası kitabın bu kadar ilgi göreceğini hiç beklemiyordum.

Çok iyi bir aile arşiviniz var? Bu arşivde fotoğraftan, makbuza kadar birçok belgeyi saklıyorsunuz. Bu arşiv nasıl oluştu?


Söylediğim gibi! Annem çok muntazam bir kadındı. Ona da annesinden geçmiş. Anneannemde hem fotoğraf merakı hem de fotoğraf çekme ve bastırma imkanı varmış. Benim sadece fotoğrafım arşivim yok. Birçok önemli eşya ve belge de saklıyorum. Mesela Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan ile tanışıklığı olduğundan ondan bir mangal kalmış. Bu bizdeki arşivcilik galiba genetik bir özellik. Ailenin hayatına ait her türlü belgeyi saklanmış.

Birçok önemli kişinin arşivi, kitap koleksiyonu ölümünden sonra darmadağan olmaktadır. Arşivinizi nasıl değerlendirmeyi düşünüyorsunuz. Bir düşünce ya da planınız var mı?

Elbet bir planım ve düşüncem var. Ama bir projelendirme yok. Ama sahip olduğum koleksiyonlar ile bir müze-kütüphane oluşturulmasını isterim.

55 yıl sonra Karaman’dasınız! Nasıl buldunuz Karaman’ı?

86 yılındaki kısa seyahatim sayılmazsa en son 1961 yılında gelmiştim.

Tartan Konağı gibi tarihi yerlerin kazanılmasına sevindim. Benim geldiğim dönemde Karaman çok harap ve bakımsız idi.

Şimdiki Karaman tabii ki çok büyümüş. Bana daha yeşil geldi. Dar sokaklar geniş caddelere dönüşmüş. Parklar çoğalmış. Tabii ki çarpık yapılaşma yoğun. Çirkin apartman blokları, koca koca tabelalar her yerde Ancak bunların Türkiye’nin gerçeği.  Sadece Karaman’a has değil. Karaman’ın il olması benim de hoşuma gitti.

Son olarak söylemek istedikleriniz var mı?

Tüm Karamanlılara selam ediyorum. Bende Karaman sevgisi ve özlemi derindendir. Karaman’ın her şeyini seviyorum. Özellikle yemeklerini ve tarihini.

Karamanlılardan şu istirhamım olacak!

Karaman tarihi bir kent. Ancak tarihi eserlere sahiplenilmede eksiklikler gördüm. Ciddi ve profesyonel yatırımlar yapılırsa Karaman da Safranbolu ve Beypazarı gibi otantik bir kent özelliği kazanabilir.