Karamanoğulları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karamanoğulları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31/07/2022

Nureddin Bey, Ereğli Kalesi'ni Kosun'dan alıyor


Karamanname'den! 

Nureddin Bey, Ereğli Kalesi'ni Kosun'dan alıyor

Anlatıcı:

Kosun kafirler ile kaleden çıktı. Kayı beyi ile Mirza Bey yetişip karşılarına çıktılar ve savaşa başladılar. Kılıç sesi kulakları sağır edercesineydi. Savaş giderek kızıştı. Kosun güçlü ve sert bir bahadır düşmandı. Sultan Alaaddin bir kaç askeri geri çekip Kosun’u tutmaya çalıştı ise de başarılı olamadı. Velhasıl, Kosun iki bin asker ile Türkmen askerini kırmaya başladı. Turgut ve Bayburt beyleri dört bin Oğuz askeri ile pusudan çıkıp Kosun’u arkadan kuşattı. Kayı beyi Mirza Bey de önden Kosun’a saldırdı. Kale tarafından da Nureddin Bey yürüdü. Kafir askerini ortaya alıp üç gün savaştılar. Dört bin er toprağa düştü. Yüz bin bela ile Kosun’u yakaladılar. Kafiri kırdılar. Kaleyi alıp içindeki kafiri dışarı sürdüler. Sonra kaleyi imar edip bağ bahçeler yaptılar. Dört yıl böyle geçti. Sonra Kosun imana gelip müslüman oldu. Turgut Bey’e kızını verdi. Bundan sonra savaşta ve barista beraber hareket ettiler. Bu durum sürerken Sivas yaylaklarını da kontrolleri altına aldılar. O taraftan Sivas Bey’i Hacı İbrahim bu haberi alıp Kürt milletini topladı. Eşref derler bir ulu bey vardı bir de.

Ona söyledi:

   Bu Oğuz topluluğu Şirvan’dan gelip bu diyarları mülk edindiler diye asker toplayıp bunlarla savaşmayınca olmuyor, dedi.

Eşref dedi:

   İstersen bir kat savaşalım. Hemen on dört bin Kür toplayıp üzerlerine yürüdüler.

 

Karamanname özgün metin:

Râvi eydür: Kosun, kâfirler ile kal’adan çıkub yürüdü. Kayı begi ile Mirzâ Beg mukabil erişüb cenge başladılar. Tîğ sadâsından kulaklar dutuldu. Ceng gitdikce ziyâde oldu. Kosun, katı bahâdır kâfir idi. Sultân ‘Alâüddin bir kaç kere ‘asker çeküb Kosun’u tutmağa kaadir olmadı. El- hâsıl Kosun, iki bin ‘asker ile Türkmân ‘askerin sıyub kovmağa başladı. Turğud ve Bayburt begleri dört bin Oğuz ‘askeri ile pusudan çıkub Kosun’un ardın aldılar. Kayı begi ! Mirzâ Beg, anlar dahi önden yürüdü. kal’a tarafından Nûreddin Beg yürüdü. Kâfir ‘askerin ortaya alub ceng edüb üç gün muhkem ceng etdiler. Dört bin er toprağa şdü. Yüz bin belâ ile Kosun’u tutdular. Kâfiri kırdılar. Kal’aya gelüb hâhnâ hâh kal’ayı aldılar. içinde olan kâfirleri taşra sürüb kendiler evler yapub ma’mûr edüb bağlar bakçalar eylediler. Dört yıl sâkin oldular. Amma Kosun imâna gelüb Müselmân oldu. Turğud Bege kızın verdi. Her ceng ve gazâda bunlar ile bile-segirtdi. Bir niçe zaman bunun üzerine geçüb Sivas yaylakların zabt eylediler. Ez-in-cânib, Sivas Begi Hacı Bahâdin, bunların hareketin duyub Kürd kavmin cem’ edüb Eşref derler bir ulu beg var idi.

Anâ eydür:

   Bu Oğuz tâifesi Şirvân’dan gelüb bu diyârları yere berâber mülk edindiler deyü ‘asker cem’ edüb bunlar ile tuşmayınca olmayayur dedi.

Eşref eydür:

   İstersen bir kat ceng edelim dedi. Hemân on dört bin Kürd cem’ edüb üstlerine yürüdüler.

 Şikari, Karamanname, Yusuf Ağa Kütüphanesi Nüshası, s. 7a

30/07/2022

Karamanname'den! Karamanoğulları'nın Anadolu'ya Gelişi

Karamanoğulları’nın Anadolu’ya gelişi

Anlatıcı:

Rûm, Yunân, şâm, Ermeni, Mağrib cümle itaat altına alınmıştı. Artık ‘adâlet, siyâset, şikâr, iş ve eğlence ülkeye hakim olmuştu. O yönde Yaricânî eşsiz bir rivâyette bulunur ki! Kesin on bin oba var idiler. Konar göçerlerdi. Yazın Sivas’ta ve Kayseri’de yaylakları vardı. Kışın Acem (İran-Azerbaycan) ülkesine giderlerdi. Bunlara Oğuz tayfası (topluluğu) derlerdi. Çoğunlukla Ermenilerle savaş ederlerdi. Beylerine Sadeddin, kardeşine İmameddin derler, bahadır yiğit idiler. Bir oğlu vardı. Ona Nureddin derlerdi.  Türkmen tayfası (topluluğu) onlar bunlar hepsi konar göçer idi. Türkmen topluluğunun beyine Hayreddin derlerdi.

Bir yıl hem Türkmen hem de Oğuz toplulukları yaylaya çıktılar. Saadeddin vefat etti, yerine Nureddin’i bey yaptılar.

Türkmân beyi Hayreddin Nûreddin’e dedi:

– Ey Nûreddin Beg! Konub göçmekden usandık. Bâri Herakle (Ereğli) kal’asını kâfir elinden alub mekân edinsek, dedi.

Oğuz beyleri bu sözü ma’kul gördüler. Hem Türkmân, hem Oğuz tâifesi bir yerde toplanıp Nûreddin’i serdâr eylediler ki onun sözüne kimse muhalefet eylemedi. İmâdeddin ve Hayreddin, Nûreddin Bey’e kethüdâ (yardımcı) oldular. On bin kılıc, yarar atlı yayak er topladılar. Herakle (Ereğli) kalesinin üstüne yürüdüler. O tarafta, Herakle (Ereğli) kâfirleri olayı duyup bir yerde toplandılar. Beylerinin adına Kısun derlerdi. Tüm kafir zırhlarını giyip dışarı çıktı. Bu tarafta Nureddin Oğur Türkmen beylerini dört bölük yaptı. Turgut ve Bayburt beylerini pusuya yerleştirdi. Kayı beyi Mirza’yı bir miktar asker ile ileri sürdü. Kendisi, İmameddin ve Hayreddin ile sessizce kale tarafına dolaştı.

Şikâri, Karamannâme, Yusuf Ağa Kütüphanesi Nüshası, s. 6a, 6b

 

Özgün metin

Râvi eydür: Rûm, Yunân, fiâm, Ermeni, Mağrib cümle musahhar eylemiş idi. Geh ‘adâlet geh siyâset gâh şikâr gâh ‘ayş işretde idi. Ez-in- cânib bî-nazîr. Yâricânî şöyle rivâyet eyler ki Kâlhânoğulları’ndan Şirvân Hân neslinden Oğuz tâifesi Oğuz beglerinden Sa’âdeddin derler bir beg var idi. fiirvân vilâyetinden gelüb çıkmış idi. Çok kabile idi. Râst on bin oba idi. Konar göçer idi. Yazın Sivas’da Kayseriyye yaylakları idi. Kış diyâr-ı ‘Acem’e giderler idi. Bunlara Oğuz tâifesi derler idi. Ekseriyâ Ermeni kâfir ile ceng ederler idi. Beglerine Sa’âdeddin, karındaşına ‘İmâdeddin derler bir bahâdır yigit idi. Oğlu var idi, Nûreddin derler idi. Türkmân tâifesini bunlar, anlar-bile konar göçer idi. Türkmân tâifesinin beğine Hayreddin derler idi. Bir yıl bahârın, eger Türk- mân eger Oğuz yaylaka çıkdılar. Sa’adeddin vefât idüb Nûreddin beg eylediler. Türkmân begi Hayreddin eydür Nûreddin’e:

– Ey Nûreddin Beg! Konub göçmekden usandık. Bâri Herakle kal’asını kâfir elinden alub mekân edinsek dedi. Oğuz begleri bu sözü ma’kul gördüler. Eger Türkmân, eger Oğuz tâifesi bir yere cem’ olub Nûreddin(i) serdâr eylediler ki ânın sözüne kimesne muhalefet eyleme- yeler. ‘‹mâdeddin ve Hayreddin, Nûreddin Bege kethüdâ eylediler. On bin kılıc, yarar atlı yayak er cem’ eylediler. Herakle kal’asının üstüne yürüdiler. Ez-in-cânib, Herakle kâfirleri kıssayı duyub bir yere cem’ oldular. Beglerinin adına Kısun derlerdi. Cümle kâfir demüre gark olub taşra çıkdı, hâzır baş oldular. Bu cânibden Nûreddin, Oğuz Türk- mân beglerin dört bölük eyledi. Turğud ve Bayburt begleri pusuda kodu. Kayı begi Mirzâ’yı bir mıkdâr ‘asker ile ilerü gönderdi. Kendüsü ‘‹mâdeddin ve Hayreddin ile yâb yâb kal’a cânibine dolaşdılar.

 

04/02/2019

Bedreddin İbrahim Bey’in Karaman’da Camisi Varmış


Bedreddin İbrahim Bey’in Karaman’da Camisi Varmış



O gün için herhangi bir plan yoktu. Sıradan gezintiler ve buluşmalardan sonra yine akşam edilecekti, belki. Ama ani bir kararla yolumuzu Hatuniye Medresesine düşürdük, Celal Yıldırım ile. Oraya da gitmeden müzeye bir bakalım, dedik. Çeşmeli Kilisenin çeşmesi, lahitler, küpler derken arkadaki taş eserlere döndü yolumuz. Amacımız Mevlevi sikkesi görünümlü Roma dönemi bazalt taşından bezir yağı çıkarma aletini görmekti.

Derken arkada sıralı Karaman oğulları dönemi kitabe levhalarına göz ucuyla bakarak ilerlemeye devam ettik. 15 yıl önce de gördüğüm ama okuması işkence olan bir kitabenin önünden de geçiyorduk ki, takıldık kaldık. Bu kez kaçamadığım o kitabeye yine öylesine bir bakış fırlattım. Ayet ya da hadis metinlerinin olduğu satırlar çok rahat okunuyordu. Bakışlarım daha sonra tarih ve künyenin yazılı olduğu son satıra kaydı. Eserin sahibinin adı ve yapım tarihi ayna gibi parlıyordu.

Kitabede yazanlar!

Kitabenin künye kısmında ilk gördüğüm “İbrahim bin Mahmûd” sonra “seb’a miete” idi. Emin olmak için kitabenin tamamına bir kez daha yoğunlaştım. Okuduklarım yeni bir tespit, Karaman tarihine yeni bir katkı anlamına geliyordu. Ortaya çıkan metin şöyle idi.

Bismilâhirrâhmânirrahîm, İnnemâ ya’muru mesâcide’llâhi

men âmene billâhi ve’l-yevmi’l-âhiri emera bi-imâreti’l-câmi’il-

mubâreki el-emîru’l-kebîru ve mulku’l-emiru’l-umerâ ve (……….) bedre’l-dînu

İbrahim bin Mahmûd bin Karaman senete fî şuhûri ve erbaine ve seb’a miete

Kitabenin çevirisi “Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve kıyamet gününe inanan imar eder. 740 (1339/1340) yılı ayları içinde Karaman oğlu Mahmud oğlu Beyler Beyi Ulu Bey Bedreddin İbrahim mübârek camisinin yapılmasını emretti.” biçiminde çevrilebilir.

Kitabede Bedreddin İbrahim’in soy silsilesi sayılırken babası Mahmud’dan sonra Karaman Bey’e geçilmiştir. Mahmud Bey’in babası, Mehmed Bey ise künyeye yazılmamış. Bunun sebebi ise soy silsilesinde babadan sonra hanedanın ilk büyüğüne nispet edilmesidir.

Bedreddin İbrahim Bey Camisi

Kitabedeki bilgiler ve sonuçlar çok ilginç. Karamanoğullarının Karaman’da bilinen en eski tarihli eseri 1356 tarihi ile Hacı Beyler Camisi idi. 1250-1350 aralığında yapılmış olan Karamanşah, Kâşî ve Hasan Basri, Nizamşah gibi Karamanoğlu camilerinin de maalesef günümüze sadece adı gelebilmişti. Bu kitabe ile Karaman’da tespit edilebilen tarihi kayıtlı en eski eser Bedreddin İbrahim Camisi oldu.

Bu bilginin getirdiği diğer soru da bu cami neredeydi, oluyor. 1300’lerin başlarında Karamanoğullarının Larende’deki başlıca yerleşim alanı Kale ve civarıdır. Günümüze gelebilen yapılardan anlaşıldığına göre kalenin kıblesinde Emir Musa Medresesi, doğusunda ve Alaaddin Bey Cami ile Türbesi vardı. İbrahim Hakkı Konyalı, 1947 yılında yapılan eski devlet hastanesinin temeli kazılırken çıkan iri temel taşlarına bakaraktan Karaman Şah Camisinin o arada yani kalenin kalenin kuzey doğusuna yapıldığını tahmin etmiştir.

Bedreddin İbrahim Bey Camisinin olabileceği en iyi yerlerden biri de kalenin güneyi yani orta kale Pazar Kapısı’nın önleridir. Bu kanaate dair en önemli kanıt da iç kale kapısının da olduğu güney burcundaki kitabeli ve motifli taşlardır. Özellikle Allah’ın 99 isminin yazılı olduğu taş panolar; kalenin güneyinde büyük bir tarihi eseri işaret etmektedir. Buradan hareketle de Allah’ın 99 isminin yazılı olduğu bu taş panoların Bedreddin İbrahim Bey Camisinin taç kapısına ait olduğu öngörülebilir.

Bedreddin İbrahim Camisi’ne ne oldu?

Bu sorunun en güzel cevabı da tabi, Karamanname’dedir. Gedik Ahmet Paşa’nın Karaman’ı alırken şehre ve kaleye yaptığı tahribat, Karamanname’de (s. 161a) şöyle anlatılır:

Sultân Mehemmed gazab edüb Gedik Ahmed Pâşâ’yı gönderdi. Gelüb Lârende’yi âteşe verüb yıkub yakub harâb eyledi. Yüz on yedi mahalle dört câmi’-i selâtin, üç yüz yedi vakit mescidi, yigirmi tokuz hammâm, dört medrese, otuz üç tekye, yedi hânkah cümle harâb edüb âteşe urub İstanbul’a gönderdi. Koyun kuzu sürer gibi oğlun ve uşağın önüne bırağub şeyh ‘ulemâ ve fukarâ feryâd ederken yigirmi otuz bin âdem Karatâğ dibine cem’ edüb kendüsi gözlerine karşu ol zibâ sarâyları köşkleri Câmi’-i Sultân ve Câmi’-i Nizâmşâhî, Câmi’-i Kâşîye, Câmi’-i Hasan Basrî, Câmi’-i Karaman cümle şehri yere berâber edüb andan sonra dönüb on yedi bin er ile bu denlü fukarâları yayak, oğlu ile uşağı ile döge döge sürmege başladı.

Yıkılan tarihi eserler arasında dört selatin camii yani Karaman beylerinin camileri sayılmaktadır. Bedreddin İbrahim Bey Camisi’nin bunlardan biri olduğu da kuvvetle muhtemeldir.

Bedreddin İbrahim, iki İbrahim’den ilkidir.

1300-1350 arasındaki Karamanoğulları beylerine ait bilgi çok azdır. Bunların saltanat dönemleri, icraatları, olayları hakkında hemen hemen hiç bilgi yoktur. Bedreddin İbrahim Bey, Karaman oğullarının en uzun süreli tahtta kalan beylerinden biridir. Karamanname’de Karaman oğlu Halil Bey ile adı sık geçen Bedreddin’in, Karaman oğlu Bedreddin İbrahim olduğu da anlaşılmaktadır. İslam Ansiklopedisi’nde Faruk Sümer’in (İA, C24, s. 454-460) verdiği bilgilere göre Bedreddin İbrahim Bey, 1318 yılında Yahşi Bey’in yerine beylik tahtına oturmuştur. Bedreddin İbrahim ile beraber Larende, devletin başkenti olarak kullanılmaya başlamıştır. 1345’lere doğru öldüğü, mezarının da şimdilerde olmayan camisinin yanındaki bir türbede olduğu sanılmaktadır. Karaman oğullarında tahta oturan ve daha çok bilinen İmaret ile özdeşleşmiş II. İbrahim Bey’in ölümü ise 1464’tür.

Bedreddin İbrahim Bey, Yunus Emre’ye vakıf arazisi vermesiyle biliniyor!

Bedreddin İbrahim Bey, en çok Yunus Emre’ye verdiği araziler aracılığıyla tanınmaktadır. 1518 tarihli Konya Tapu Tahrir Defteri’ndeki kayıtlara göre Bedreddin Mahmud; Akçaşehir, Eminler gibi birkaç köyde Yunus Emre’ye vakıf arazi tahsis edip vergiden muaf olduklarına dair mülkname (tapu/senet) vermiştir.






17/02/2013

Karaman Oğulları’ndan bir prenses ve beyin sandukaları bulundu

İbrahim Hakkı Konyalı’nın Karaman Tarihi adlı eserinde bahsettiği, ancak akıbeti meçhul olan iki mezar sandukası ortaya çıktı. Çoktan yok olduğunu düşündüğümüz sandukalarla karşılaşmak, doğrusu sahipleri ile canlı karşılaşmışçasına bizi heyecanlandırdı.

Gökte ararken yerde bulmak…

Mezar taşını, aylarca Şeyh Ali Sultan Camii ile Zeyve Sultan Türbesi arasında aradık. Asîl Melek adlı prensese ait sandukanın bulunduğu Kara Ahmet’i ve evini, civar sakinlerine sorduk. Ancak ne Kara Ahmet’i tanıyan ne de Asîl Melek’e ait sandukayı bilen biri çıktı. O bölgeden bir şey çıkmayınca mezar taşlarının yok olduğu/edildiği düşüncesi ile hem aramaları hem de ümitlerimizi kestik.

Ümitlerimizi kessek de, sandukalar zihnimizin bir köşesini de devamlı meşgul ediyordu. Tesadüfen Gazalpa Mezarlığı’nın kuzey-batısındaki Mezarlık Camisi üzerinden geçerken rastladığımız Ali Taş adlı yaşlı bir amcaya, buralarda mezar ve sandukalara rastlayıp rastlamadığını sorduk. Ali Taş amca “İşte orda!” diyerek 50 m gerimizdeki harabe olmuş bir evin yıkık duvarlarını gösteriyordu. Duvarların arka tarafına geçtiğimizde ise manzara tarafımız için inanılmazdı. Asîl Melek Sultan’ın sandukasını gökte ararken yerde bulmuştum. Üstelik yanında bir sanduka ve iki adet şahide hediyesi ile birlikte…

Mezar taşları kimlere ait?

Mezarlar, Çeltek Mahallesi 428. Sokak üzerindedir. Burası tarihi Çeltek Mahallesi Çeltek Sokaktır.  Karaman’da sokak adlarının sayısal adlara dönüştürülmesi sonrası sokağın adı da tarihe gömüldü gitti. Mezar taşlarından sanduka olanlar Asîl Melek ile Emir Çelebi adlı kişiler aittir.

İlk sanduka Asîl Melek’e aittir. Asîl Melek adlı prensesin sandukadaki tam künyesi şöyledir:

Çelebi İsa Beg kızı Asîl Melek

Ölüm Tarihi: Hicri Rebi’u’l-evvel 789/Miladi Mart-Nisan 1387

Kitabede geçen şehîde ifadesinden Asîl Melek’in ölümcül bir hastalık sonucu öldüğünü anlıyoruz.

İkinci sanduka ise İshak Beg oğlu Emir Çelebi’ye aittir. Tam künyesi şöyledir:

Sülâletu’l-Umerâ’i’l-Uzamâ’dan Emîr-i Kebîr merhûm İshak Beg oğlu Emir Çelebi

Sülâletu’l-Umerâ’i’l-Uzamâ, Büyük (ulu) beylerin sülâlesi anlamında Karaman oğullarını yüceltmek ve tanımlamak için kullanılmış bir terimdir.

Ölüm Tarihi: Hicri 1 Ramazan 796/ Miladi 30 Haziran 1394

Kitabeye göre merhum olan baba İshak Bey de burada yatmaktadır.

Diğer iki taş, kitabesizdir. Bir tanesi parçalanmış altıgen prizmal bir taştır. Diğeri ise daha önce örneğini göremediğimiz başlığı sarıklı bir taştır.

Asîl Melek ile Emir Çelebi ile babası İshak Bey hakkında kaynaklarda bilgi geçmez. Vakfiye arşivleri açılmadığı sürece de Karaman’ın şehir hafızası tam anlamıyla oluşturulamayacaktır.

Bu mezarlar niçin buradalar?

Bu mezarların ve mezar taşlarının burada olması,  ilk bakışta yadırganabilir. Ancak Karaman oğulları döneminde şehir, kale merkezli gelişmiş ve su kültürüne göre de biçimlenmiştir. Mezarların bulunduğu yer, Gazalpa Çayı’na çok yakın ve Gazalpa Çayı’ndan ayrılan bir dereye sıfır noktasındadır. Derenin yatak izleri hâlen mevcuttur. Ayrıca Karaman Kalesi’nin çevresinin önemli bir yerleşim yeri olduğunu düşünürsek burada mezarların olmasını gayet doğal karşılamayız. Bu sandukaların bir türbede olması gerekirdi. Türbe yanında bir medrese, cami, zaviye vb. yapılar olması muhtemeldi. Sandukaların çevresinde olan muhtemel yapıların, Kale civarındaki diğer yapılar gibi Osmanlı’nın şehri alırken yıkıp kale duvarlarında kullanmış olma ihtimali de vardır.

Tarihi adı ile Çeltek Sokak üzerinde bir tane de tarihi kuyu vardır. Kuyu şimdi kapalı olsa da yüzük diye adlandırılan mermer kuyu ağzına ait bir adet mermer taş halen sokak üzerinde durmaktadır.

Mezarlara bundan sonra ne olacak?

Bir gün sonra ayrıntılı inceleme yapmak için tekrar mezarların olduğu yere gittiğimizde bir başka amca bizi karşıladı. Bu kişi Karaman’ın son nalbantlarından Kara Yusuf lakaplı Yusuf Yalçınkaya imiş. Ayrıca harabe evin sahibi rahmetli Ahmet Yalçınkaya’nın oğlu. Yusuf Yalçınkaya amca, “Burası babamın evi idi.” dedi. Sandukalar hakkında ne bildiğini sorduk. Sandukaları göstererek “Bu dede, ben bildim bileli buradadır.” dedi. Sandukaları kimin yükselttiğini sorduğumuzda, “Oğlum Nuri burasını çok severdi ve ilgilenirdi. 5-6 yıl önce, sandukaların etrafına biriketten duvar yükseltti.” dedi.

Nalbant Yusuf Amca, bu arsanın şuurlandırıldığını, mahkeme ile ellerinden alındığını ve mecburi olarak sattıklarını söyledi.

Sandukalarını akıbetinin bundan sonra ne olacağını bilmediğini eskisi gibi koruyamacaklarını da ilave etti.

Mezar taşlarını ve mezar taşlarının akıbetini, Konya Anıtlar Yüksek Kurulu’na ve Vakıflar Genel Müdürlüğü Konya Bölge Müdürlüğü’ne bildirdik.

Vakıflar Konya Bölge Müdürlüğü yetkilileri, yerinde inceleme yaparak burasının vakıf arazisi olmadığını, yürürlükte olan mevzuat çerçevesinde herhangi bir şey yapamayacaklarını, ancak Kültür Bakanlığı’nın yetki sahasına girebileceğini söylediler.

Anıtlar Yüksek Kurulu, burasını araştırmak üzere personel görevlendireceklerini söylediler.

Kültür Varlıkları Koruma Kurulu da durumdan haberdar edilecektir.

Civarda literatüre ve envantere girmemiş iki tane daha mezar taşı vardır. Bu taşlar Çeltek Mahallesi 414 ve 456 Nolu Sokak üzerindedir.






24/08/2010

Mümtazer Türköne Niye Karamanoğulları’na Saldırıyor?

Mümtazer Türköne,  geçen Perşembe, köşesine Karamanoğullarını taşıdı. 2009 Mayıs ayında da benzer bir yazı yazmıştı. Yine geçen yıl, Konya menşeli bir yazar da dil fermanını ağzına dolamıştı. Yani, Karaman’ın tarihi değerlerine ya da Karamanoğulları’na saldırmak,  her nedense alışkanlık haline gelmeye başladı.

Tamamen polemik tarzında geçen yazının en göze çarpan kısımları ise şöyle:

 “…Bugün Karaman Üniversitesi'ni süsleyen ve Türk milliyetçilerinin mottosuna dönen bu ferman, Selçuklu-İlhanlı Sarayı'nın kozmopolit dünyasına karşı bir tür Türkmen tepkisini dile getiriyordu. Şöyle diyordu Karamanlı Mehmet Bey: "Bugünden sonra hiç kimse sarayda ve divanda ve meclislerde ve seyranda Türk dilinden başka dil kullanmaya." Ne kadar etkileyici değil mi?

 “…Karaman Beyi aldığı şehirlerde taş üstüne taş bırakmamış, zayıfı ezmiş, güçlülerle ittifak yapmıştı. Osmanlı, geldiği her yerde adaletle hükmetti, zayıftan yana oldu, farklı olana saygıyla yaklaştı…

 “…Karaman Beyliği'nin tarihi, neredeyse sadece gözünü Batı'ya çevirmiş Osmanlı'ya ayak bağı ve daha ötesi bela olmaktan ibarettir…”

 “…Karaman Beyliği sonunda Osmanlı'nın birkaç düzine Karaman'ı kuşatan ufku altında ezildi ve yok oldu. Tarihe hiçbir hayırlı iz bırakmayan bu beyliği, Mankurtlaştırdığı Türkmen taifesi ile hatırlamamız gerekiyor…”

 Aslında tüm Karamanlılar, bu tür hakaretlere ve saldırılara alışkındırlar. Çünkü tarihçilerin büyük bir kısmı ve tarih kitaplarının tümü Karamanoğulları ile Osmanlı ilişkilerini bu şekilde anlatırlar. Mutad bilgilere göre Karamanoğulları, her zaman Osmanlı’yı arkasından vuran bir haindir. Mümtazer Türköne Hoca’nın söyledikleri de zaten lise tarih kitaplarındaki bilgilerden ibaret. Yeni bir şey söylemiyor ya da söyleyemiyor. Zaten yeni bir şey söylemeye niyeti de yok görünüyor.

Ulusal düzeyde, Karaman’ın tarihi değerlerinin öyle ya da böyle mevzu edilmesini, çok anlamlı buluyorum. Görünüşte oldukça aşağılayıcı, hakaretvari bir üslup ve içerik ile yazılmış olan bu yazı, aslında Karaman’ın, dil fermanı, Türkçe, Yunus Emre gibi değerlerine ait etkinliklerinin ne kadar ses getirdiğinin bir göstergesi. Çünkü Karaman, ulusal düzeyde hiç bu kadar muhatap alınmamıştı. Demek ki, Karaman, dışarıdan iyi takip ediliyor, Karaman’da yapılan etkinlikler, gerekli yerlerde etkisini tam gösteriyor.

Tarihten konuşuyorsanız mutlaka tarihin bir bilim dalı olduğunu bilerek konuşmanız gerekir. Aslı astarı olmayan iddialar ile ortaya çıkarsanız, siz dedikoducu, iddialarınız da dedikodu olmaktan öteye gitmez. Tarih bilmek demek, olayları doğru tahlil etmek demektir. Her olayın arka planında mutlaka kültürel, dini, ekonomik, sosyal etkenler vardır. Bu etkenleri doğru süzgeçten geçirmezseniz her olayı yanlış anlar ve yorumlarsınız.

Karamanlılar, Osmanlı’yı sever, çünkü Osmanlı, arkasında büyük bir medeniyet bırakmıştır. Kıskanmaz. Güzel ve iyi olan her şeyi kabul eder. Karamanlılar, tüm tarihi boyunca Karaman oğullarını sevmiş ve onlarla gurur duymuşlardır. Çünkü Karaman oğulları, pek az şehre nasip olan başkentliği, Larende’ye vermişlerdir. Böylece Karaman’da doğan her nesil, tarihi eserlerle dolu bir şehre sahip olmanın mutluluğu içindedir. Ama asla bölgesel milliyetçilik yapmazlar. Kuru bir taraftarlık içinde olmayacak kadar olgundurlar.

 Bu noktada yukarıda aktardığımız iddiaları cevaplandıralım:

 Mehmet Bey’in dil fermanı, dönemin iktidarına ve kültürüne karşı bir haykırıştı. Bu haykırış, sadece Mehmet Bey’in keyfi ve bireysel bir eylemi değil, tüm Türkmen boy ve aşiretlerinin ortak sesi idi. Türkmenler,1239 yılında da Selçuklu Devleti’ne karşı, tarihe Babai İsyanı adı ile geçen, büyük ve toplu bir isyan başlatmışlardı. Anadolu Selçuklu Devleti o isyanı, ancak paralı Frenk askerleri ile bastırabilmişti. O isyanın da temel sebebi, kültürel farklılık ve ayrışma idi. Ferman’dan 20 küsur yıl sonra ortaya çıkan Osmanlı Devleti, devlet dilini, Farsça değil de Türkçe yaptı. Osmanlı Arşivi’ndeki belgelerin tamamı istisnasız Türkçedir. Yine münşeat, mecmua, şehname tarzı kaynakların hemen hemen hepsi Türkçe yazılmıştır.

 Ya Osmanlı, Anadolu Selçuklu Devleti gibi, devlet dilini Farsça yapsa idi?  Soruya gerek yok. Zaten Anadolu Selçukluların tüm kaynakları Farsçadır. Farsça o kadar içlerine işlemişti ki, sultan isimleri bile tamamen Farsça kaynaklı idi. Alaaddin Keykubad, İzzettin Keykavus, Gıyaseddin Keyhüsrev…

 Altı asır süren ve yetmiş üç milleti içinde barındıran Osmanlı, imparatorluğun her yerinde, yazışma dili, devlet dili olarak, hep Türkçe’yi kullandı.  Yani bir Arap, Arnavut, Bulgar, Yunanlı ya da her hangi biri, devlet ile olan ilişkilerinde, Türkçe’yi kullanmak ve yazışmak mecburiyetinde idi. Çünkü devlet, her millete ayrı bir dil kullanmıyor, ortak dil olarak Türkçe’yi benimsemişti. Aksini söylemek imkânı var mı?

 Karaman Beyliği’nin şehirleri yakıp yıktığı iddiası, tam bir, çamur at izi kalsın mantığı ile söylenmiş bir söylentidir. Bu sözü söyleyen kişi, bir de örnek verse ya! Ama örnek yok. Karamanoğulları, Antalya’dan Kayseri’ye kadar, idareleri altındaki tüm şehirlerde, mutlaka bir eser bırakmıştır. Verebileceğimiz en iyi örnek ise Hz. Mevlana’nın türbesidir. Bugünkü hali ile yeşil kubbeli Mevlana Türbesi’ni, Karamanoğulları’nın büyük hükümdarlarından Alaaddin Bey yaptırmıştır. Ama Osmanlı, maalesef Larende’yi alırken, şehri tamamen yakıp yıkmıştır. Yıktığı kaleyi tekrar yaparken, bu sefer civarda bulunan sultan saray ve camilerinin taşlarını kullanmıştır. Karaman Kalesi’ndeki Allah isimleri ve ayet yazılı taşlar, Osmanlı’nın yıktığı cami ve saraylardan kalmadır.

Daha önce de söylediğimiz gibi, Karaman oğulları her nedense hep hain olarak görülür. Bizler de tarihe, bir mecburiyet gibi hep günümüzden bakarız. Sanki Karamanoğulları bir devlet değil de sadece Osmanlı Beyliği bir devlet idi. Osmanlı deyince kafamızda bir imparatorluk resmi çizilidir. Oysa 14-15. Yüzyıllarda, hem Osmanlı, hem de Karamanlı birer beylikti. Yani Osmanlı ne kadar var olma ve gücü elde etme mücadelesi verdi ise Karamanlı da o kadar aynı mücadeleyi vermiştir. Ne yani Osmanlı, doğuda batıda, kuzeyde güneyde sınırlarını genişletirken Karamanlı sessiz mi kalacaktı. Tabi ki Karamanlı da kendi var olma mücadelesini sonuna kadar verecekti, verdi de zaten. Bu mücadeleden elbet bir galip çıkacaktı. O galip maalesef Osmanlı oldu. Ya Karamanlı galip çıksa idi? O zaman hain damgasını, Osmanlı’ya mı vuracaktık? İşte sakat olan anlayış budur. Bu mücadeleye günümüzden bakarak yenilen tarafı hain ilan etmek hiç de sağlıklı bir bakış açısı değildir. Bu açıdan bakarsak, bugün Osmanlı toprakları üzerinde kurulu olan devletlerin, Osmanlı’yı hain ve emperyalist ilan etmelerini son derece haklı bulmamız gerekir.

Mankurtlaştırma! Belki Karamanoğulları hakkında hiç yapılmayacak bir yakıştırma. İnanılmaz, son derece çirkin bir suçlama. Karamanoğulları gibi saf bir Oğuz boyu, acaba kimi mankurtlaştıracaktı ki?

Mankurt terimi,  Cengiz Aytmatov’un dünyaya kazandırdığı bir kavram. Aytmatov, dünyaca ünlü romanı, Gün Olur Asra Bedel’de içinde bulunduğu toplumun, kendi kültürüne olan yabancılaşmasını ele alır. Aytmatov, Stalin dönemi Sovyet Rusyası’nda yapılan kültürel emperyalizmi anlatmak için mankurt kavramını kullanır. Mankurt, geçmişini unutmuş, bedeniyle ve ruhuyla karşı tarafın buyruğu altına girmiş, yeni efendisine yaranmak için kendi değerlerine, ailesine ihanet edenlerin ortak adıdır.

Gün Olur Asra Bedel’de geçmiş ile şu an, gerçekler ile destanlar iç içedir. Juan Juanlar(Avarlar-Aparlar),  Sarı Özek bozkırında yaşayan Naymanların(çoğunluğu Kazakistan’da yaşayan bir Türk topluluğu) topraklarını istilâ eder. Tutsak aldıkları Nayman gençlerinin kafalarına yaş deve derisinden bir başlık geçirirler. Güneş altında kurumaya ve daralmaya başlayan deri, esirlere korkunç acılar verir. Ayrıca çıkan saçlar deve derisine giremediğinden dönüp kurbanın kendi kafa derisine girer böylece tutsaklar hafızalarını kaybeder. Tutsaklar bu işkencenin sonunda ya ölürler ya da mankurtlaşırlar yani belleklerini ve bilinçlerini yitirirler. Juan Juanlar, tutsakların anılarını belleklerinden silmekle, insanlığın bilincini yok etmekle insanlık onurunu ayaklar altına almayı başarmış bir topluluktur.

Mümtazer Türköne’yi belki de çirkinleştiren ve basitleştiren ifadeler, bu ifadeler. Tamam, sen, şu anki Türk toplumunun mankurtlaştırıldığını söylemek istiyorsun.  Ama mankurtlaştırılan bir toplum örneğini, Karaman oğulları üzerinden vermek, tarifi mümkün olmayan bir faciadır. Son derece ağır bir itham olan bu iddia, sahibine ancak bir echel sıfatı yüklemektedir.

Sadede gelirsek: Ne Mankurduz, ne de herhangi bir görüşün kuru taraftarıyız. Tersine ecdadına, geçmişine kültürüne sahip çıkan hem Osmanlıyız, ama daha çok KARAMANLIYIZ.