Süheyl Ünver etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Süheyl Ünver etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01/09/2020

Süheyl Ünver’in Yunus Emre notlarına bakış

Süheyl Ünver’in Yunus Emre notlarına bakış

Yusuf YILDIRIM

 

“Babamın eski yazılı metinlerini maalesef okuyamıyorum.”, diyor bir konuşmasında, Gülbün Mesara Hanım! Ve Hoca’nın “Mutlaka öğrenin demesine rağmen bir türlü ileri seviyede eski yazıyı öğrenemedik.” sözlerini de ilave ediyor. Osmanlı’nın son döneminde yetişip Cumhuriyet döneminde de ürün veren İsmail Hakkı Uzunçarşılı, İbrahim Hakkı Konyalı, Fuat Köprülü ve Yahya Kemal gibi şair ve yazarların hem Osmanlı Türkçesiyle hem de Latin alfabesiyle not tuttukları bilinmekte.

Süheyl Ünver Hoca’nın notları da böyledir. Gülbün Mesara Hanım’ın dediği gibi eski yazılı rik’a hattındaki notlarını okumak, oldukçanın da üstünde zordur. İlginçtir ki Latin harfli notları için de aynı durum söz konusu. Her iki yazı da çok hızlı yazıldığından stilize özellikler taşır. Hocanın notlarını kaleme aldığı ve Süleymaniye Kütüphanesine bağışladığı 1500 kadar defterde, durum değişmez.

Süheyl Ünver’in Yunus Emre notları ilk kez gün ışığına çıkıyor.

Türk Dil Bayramı kutlamalarına davetli olduğu, 2-8 Haziran 1961 ve 14-17 Eylül 1966 tarihlerinde Karaman’da misafir edilen Hoca; bu ziyaretleri bir fırsata çevirerek vaktinin çoğunu Karaman tarihî eserlerini inceleme ve gözlemlerle geçirmiştir. Hoca’nın ne derece kayıtçı ve belgeci olduğu Karaman defterlerindeki notlarından ve derlediği belgelerden de görülebilmektedir.

Notlarına yansıdığı şekliyle Süheyl Ünver için Yunus Emre; özel bir konu olmanın ötesinde güzel bir derttir. Ondan dolayıdır ki hem Yunus Emre’nin gerçek kimliğini hem de özgün şiirlerini öğrenebilmek için dinmek bilmez bir meraka sahiptir. Bu motivasyonla Karaman’da ilk ziyaretini Yunus Emre Camii’ne yapan Hoca, Yunus Emre’ye ait birçok tartışmalı konuyu da mekân merkezli ele alarak notlarına katar. İlgili mekanların genel ve ayrıntılı çizimlerini yapar; kupürler ekler, fotoğraflar yapıştırır. Fotoğraf, kupür ve çizimleri mutlaka açıklama, yorum, eleştiri ya da hatıralarla destekler. İstanbul dönüşü Yunus Emre notlarını almaya devam ettiği, defterin ileri sayfalarındaki Raif Yelkenci’den yaptığı aktarımlardan belli olmaktadır.

Süheyl Ünver’in Yunus Emre notlarını; mekân izlenimleri, Yunus Emre hakkındaki görüşleri, sözlü kültür kayıtları, Yunus Divanı Karaman Nüshası değerlendirmesi, Yunus Emre şiirleri ve Raif Yelkenci atıfları olarak gruplamak mümkündür.

Yunus Emre Camii izlenimleri

Karaman’a iner inmez, birlikte geldikleri kafileden ayrılarak Mimar Ali Saim Ülgen ve Yılmaz Önge’yle Yunus Emre Camii’ne giderler (Karaman Defteri 733:52). Hocanın derin mimari bilgisi ve estetik görüşü, Yunus Emre Camii’ne eleştirel yansır. “Güzel bir Karaman devri eseri. Fakat kötü ve cahilâne tamir eski havayı yok etmiş.” tespiti, eserin çok kötü tamiratına bakışla yaşadığı hayal kırıklığını içinde barındırır (Ünver, 1961:52).

Hoca’nın mekân ziyaretlerinde ne kadar ayrıntıcı ve dikkatli olduğu Yunus Emre Camii mihrabı ile hazire mezar taşları notlarında çok belirgindir. Çoğu kişinin bakmaya bile gerek duymadığı mezar taşları için yazdığı “Bağçede XIV ve XV’inci asır birkaç mezar taşı var (Ünver, 1961:52).” cümlesi, bir yorumdan çok tespittir. Çünkü bugünkü imkanlarla yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır ki, Yunus Emre Camii Haziresi’nde 13-15. yydan kalma mezar taşları vardır. Hocanın bu kuvvetli görüşü; aslında engin Türk İslam süsleme sanatı bilgisi ile Anadolu’da gördüğü yüzlerce tarihi eserlerin karşılaştırılmasıyla elde ettiği bir sonuçtur.

Aynı deneyim ve birikim ile cesurca, özgüvenlice “Mihrab eski, tamirde bozulmuş (Ünver, 1961:52).” tespitinde bulunur. Çünkü Yunus Emre Camii’nin tek özgün unsuru olan mihrabı Selçuklu üslubunda mimari ve süslemeye sahip olduğundan “çok eski”dir.

Cami incelemesi sırasında karşılaştıkları bir Karamanlı ile aralarında geçen konuşmayı anlatmadan geçmez Üstad(Ünver, 1961: 68,152). Bu hatıra, halktan biri ile uzman kişinin tarihi esere bakışını göstermesi açısından ibretliktir. Süheyl Ünver ve arkadaşları caminin kötü tamiratını esefle konuşurken yanlarına bir yaşlı gelir ve onların konuşmasına ortak olur. “Burası bozulmuş diyorsunuz, bakın ne güzel temiz ve yeni oldu.” diye onlara öğretmek ister, o ihtiyar! Süheyl Ünver’in cevabı ilginçtir:

-Babacığım bak senin halvetli ve sakallı yüzün var. Şimdi senin bıyık ve sakalını keselim. Dudaklarını boyayalım, yanaklarına allık sürelim ve kaşlarına sürme çekelim. Sen neye dönersin. Aynaya baksan sokağa çıkamazsın. İşte burası böyle olmuş. Bak sakalının ve güzelliğinin ne kadar nurlu diyoruz. O artık senin şahsiyetin olmuş. Sen onsuz yaşayamazsın…

Yaşlı adam düşünür, düşünür ve “Hakkın var Efendi. Yunus’un ruhaniyetini yok etmişler.” der.

Aslında o yaşlı adam, Süheyl Ünver’in ne demek istediğini hiç anlamamıştır ancak verebileceği yerinde bir cevabı olmadığı için o an için haklısın demekle yetinmiştir.

Yunus Emre Camii’nde bir Kur’ân-ı Kerîm

“Esersiz insan iki kez ölüyor.” diyen Ünver, Evliya Çelebi gibi kayıtçılığını Yunus Emre Camii’nde göstererek gördüğü bir Kur’ân-ı Kerîm’in rik’a ketebesini alır:

Kur’an-ı Kerim

Yunus Emre Camii’nde Kur’an-ı Kerim
Ketebehu Mecidullah bin Mustafa el-Karamanî/min el-
Seyyid el-Hac Hafız Ömer Efendi el-Larendî senete 1216 Fî 2 Rebiulâhir
İstanbul tezhibi. (Ünver, 1961: 51)

Ketebe kaydına göre bu Kur’ân-ı Kerîm, el-Seyyid el-Hac Hafız Ömer Efendi el-Larendî’nin öğrencilerinden Mustafa el-Karamanî oğlu Mecîdullah’ındır. Mustafa el-Karamanî oğlu Mecîdullah da 2 Rebiulâhir 1216(12 Ağustos 1801)’de bu tarih ve ketebe kaydını yapmıştır. Ünver’in “İstanbul tezhibi” tespiti, Kur’ân-ı Kerîm’in İstanbul’da yazıldığı ve hazırlandığı anlamına gelmekte.

Yunus Emre’ye dair görüşleri

Süheyl Hoca’nın Yunus Emre’ye dair görüşleri Cahit Öztelli eleştirisiyle başlar. Folklorcu ve edebiyatçı olan Cahit Öztelli, gereğinden fazla rol üstlenerek Yunus Emre konusunda hiç de ciddi ve bilimsel olmayan peşin hükümlü ve abartılı yayınlar yapar. En büyük iddialarından biri de kişiliğine, kimliğine uymamasına rağmen siyasi entrikalar içinde gösterdiği Yunus Emre’nin Karamanoğullarınca idam edildiğidir (Ünver, 1961: 150). Hoca’nın bu görüşe tepkisi sert, sağlam ve yapıcıdır:

Cahit Öztelli’nin bu konudaki konuşmasını ben de dinledim ve kesin iddiasına şaşırdım. Şeyh Yunus nâmında birini karıştırıyor. Sonra esasen Yunus Emrelerin kaç tane? Hâlâ hayatı meçhuller içinde. Ben bu teferruat üzerinde durmuyorum. Zira bunlarla hiçbir şey kazanmış olmayız.

Yunus Karaman’da bulunuyor. Orada öldüğünde herkes müttefik. Eskişehir’deki asıldır diyenler! Bence Yunus’un ölümünden sonra namına tekkeler açılmış. Heykeli yerine sembolik mezarlar yapılmış. O zamanların an’ânesi … (Ünver, 1961: 150).

Yunus Emre Karaman’da bulunuyor!

Cahit Öztelli’yi eleştirirken Hoca, hârika bir işe de imza atmıştır. Başka hiçbir yerde bulunamayacak görülemeyecek biçimde Yunus Emre hakkındaki kişisel kanaat ve yorumların ötesinde bir hükmü de açıkça ve kesince aktarıverir. “Yunus Karaman’da bulunuyor. Orada öldüğünde herkes müttefik.” derken Yunus Emre’ye ait en doğru kaynakların Karaman’ı gösterdiğini bunun da ilim aleminde itirazsız kabul gördüğünü doğrudan vurguluyor. Devamında Karaman’da adına bir tekke, anısına da bir mezar yapılmış olmasını da görüşünü destekleyen bir gerekçe olarak belirtiyor.

Evliya Çelebi de Yunus’u Karaman’da görmüş!

Bir gezi olduğu kadar saha araştırmasıdır, Karaman ziyareti Hoca için! Aynı zamanda aynı mekânda Evliya Çelebi ile geziyormuşçasına bir heyecan da vardır içinde. Seyahatname’deki “Evliya Çelebi 1671 yılında ‘Karaman’da (s. 315) Yunus’dan istimdad ettim.’ diyor.”  (Ünver, 1961: 186) notunu aktarmasının altında yatan temel neden; yaklaşık 300 yıl önce Yunus Emre Camii’ne gelen Çelebi ile kendini özdeşleştirmesidir. Evliya Çelebi’nin notunun sadeleştirilmiş tam metni; “Ve Kirişçi Baba Camii’nde Türkçe tasavvufî şiir ve mesnevîsi ile meşhur Yunus Emrem Hazretleri mezarı. Ve bunlardan başka büyük evliyalar var Karaman’da. Ve hepsinin âsitânesine (mezarına) bu âsi yüzüm sürüp ruhâniyyetlerinden istimdâd taleb ettik...” (Evliya Çelebi, 1935: 315) biçimindedir.

Süheyl Ünver’in bu notu kaydetmeye değer bulmasının altında bazı etkenler de gizlidir. Öncelikle Evliya Çelebi’nin Seyahatname’de “Yunus Emre’den sadece Karaman’da” söz ettiğinin Hoca da farkındadır. Bugün Yunus Emre’yi sahiplenen şehirlerin hiçbirinde Evliya Çelebi’nin Yunus Emre’den söz etmemesi Süheyl Ünver için hem anlamlı hem de bir sonuçtur. İkinci olarak Evliya Çelebi’nin Yunus Emre hakkında kullandığı şair ve şiir nitelemeli ifadelerin tamamı Karaman’daki Yunus Emre mekân, sözlü yazılı kaynaklar ile de uyumlu bütünlük gösterir. Süheyl Ünver’in gördüğü de Yunus Emre’ye dair sağlam kaynaklardaki kayıtlarla Evliya Çelebi’nin söylediklerinin tamamen örtüşmesidir. Zira Yunus Emre’yle ilintili cami, tekke, mezar, türbe, yazılı kaynakların tamamı Karaman’ı işaret etmektedir. Hepsinden daha önemlisi Yunus Emre’nin çok çok eski bir divanı da Karaman’da bulunmaktadır. İleride söyleneceği üzere Hoca, Yunus Emre’nin soyunun halen Karaman’da devam ettiğini öğrenmiştir.

Böylece Evliya Çelebi atfının sonrasında “Asıl Yunus Emre (bu). Diğer Âşık Yunus ve Derviş Yunus başka. (Ünver, 1961: 186)” diyerek topladığı ipuçlarını birleştirerek üstüne basa basa Yunus Emre’nin Karaman’da olduğunu ilan ediyor!

Yunus Emre’nin torunları

Süheyl Ünver’in “Yunus Karaman’da…” hükmünde etkili olan kanıtlardan biri de “İlk türbedar sülalesi hâlâ devam ediyor.” notunda saklıdır (Ünver, 1961: 186). Yunus Emre Tekkesinin son şeyhinin torunları Karaman’da büyük bir sülale, “Duru” soyadıyla yaşamaktadır. Hoca’nın söz ettiği sülale de Duru sülalesidir. 1979 yılında ölen ve Yunus Emre Tekkesi son şeyhinin ikinci oğlu olan tüccar iş adamı Ziya Duru ile Hoca’nın görüştüğü ve ondan haylice bilgi aldığı da bu nottan anlaşılmaktadır.

Yunus Emre Divanı Karaman Nüshası değerlendirmesi

Süheyl Ünver, Karaman Nüshası’nı Baha Kayserilioğlu’nun elinden görme fırsatı bulup inceler (Ünver, 1961, s. 50). Süheyl Hoca’nın “Baha Bey’de en eski Yunus divanı gördüm. Tarih yok. XIV. asır sonu.” kaydı hem yorum hem de hüküm özelliği taşımaktadır. Divan için “14. yy sonu” hükmünde Bibliothèque Nationale Şark Yazmaları Bölümü’nde çalışırken ve Anadolu’da gördüğü incelediği yazma eserlerle elde ettiği birikim, deneyiminin etkisi büyüktür. Daha eski bir Yunus Emre divanı görmediği için de “En eski Yunus divanı” tespitini yapabilmiştir.

Baha Kayserilioğlu’nun elindeki divan, zaten Yunus Emre Tekkesine aittir. Yunus Emre Divanı, Yunus Emre Tekkesi’nde iken Kadiri Tarikatı şeyhi Hacı Bekir Efendi’nin muhafazasına geçer. Ölümüne yakın 1922 yılında Kayserilizâde Bahri Efendi tarafından geri getirilmek şartıyla okunmak için alınır ancak verilmez. Sonra divan, Bahri Efendi’nin avukat oğlu Baha Kayserilioğlu’nun elinde ortaya çıkar. 1950’lerden itibaren de Baha Kayserilioğlu tarafından ulusalda tanıtıma başlanmış; Fuat Köprülü, Abdülbaki Gölpınarlı, İbrahim Hakkı Konyalı, Cahit Öztelli gibi belli başlı ilim adamları tarafından görülmüş ve incelenmiştir.

Hocanın neden iyi ve tarafsız bir kayıtçı olduğunu gösteren bir diğer örnek de Karaman Nüshası’na aykırı görüş bildiren Raif Yelkenci görüşlerine yer vermesidir. Bilindiği üzere Yunus Emre Divanı Karaman Nüshası’nın dönemini 18. yy olarak belirten iki ilim adamı Abdülbaki Gölpınarlı ve Raif Yelkenci’dir. Her ikisi de divanı görmüş ama elde edememiştir. Süheyl Ünver bu durumu da bildiği için notun bulunduğu sayfada alt satıra da rik’a hattında ünlü Sahaf Raif Yelkenci’nin “Raif Bey görmüş, yeni nüsha diyor.” (Ünver, 1961: 50) görüşünü eklemeyi ihmal etmemiş. Ancak paragraf başında da aktarıldığı üzere Hoca, Sahaf Raif Yelkenci’nin yorumuna itibar etmeyerek “Tarih yok. XIV. asır sonu.” nüshası olduğunu vurgulamıştır.

Sözlü kültür tespitleri

Su misali yaşanılan her an zaman içinde akıp giderken sadece kaydedilenler geleceğe taşınabildiğinden Hoca da Yunus Emre’yle ilgili folklorik ne buldu ise kaydetmiştir.

“Yunus Emre Camii’nde namaz:40 gün sabah namazını yeni hac sevabını kazanırmış. (Ünver, 1961: 50)” sözü, mekânı özendiren ve kutsanacak derecede öne çıkaran bir halk inancıdır.

“Benim Eski Yunus Emrem/Karaman’da Yunus Emre için söylenenlerden: Yunus Emre’de 40 gün sabah namazı kılar yarı hac sevabı kazanmış olur. /Sabah namazı en çok kalabalık cami bu. (Ünver, 1961: 196)” aktarımı; Karaman’da Yunus Emre’nin ne denli canlı yaşandığına kanıttır.

Süheyl Ünver de farkındadır ki, sözlü kültür, közün üstündeki küldür. Küle dikkat eden közü de görmektedir. Karaman’da Yunus Emre’ye dair oluşan sözlü kültür, 700 yıl önce yakılmış Yunus Emre ateşinin külüdür aslında.

Kaynakça

Ünver, Süheyl (1961), Karaman Defteri 733, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Araştırma Merkezi, Süleymaniye Kütüphanesi, İstanbul

Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, C 9, MeV, İstanbul, 1935


Özgün metin için bakınız:



11/05/2020

Hikmet Şimşek’in 1961 Dil Bayramı Konseri ve O Konserin Fotoğrafları

 






“Bu arada kim yazdı bilmiyorum, Cumhurbaşkanı Senfoni Orkestrasına da davetiye gönderilmiş. Gelmezler, duyuru olsun diye işin önünü arkasını hesap etmeden o kadar çok davetiye yazmışız ki katılma istekleri belirten yazılar geldikçe bizleri telaş aldı. Otel, lokanta kısıtlı. Ne yapsak boş. Ok yaydan çıkmıştı.“

Ali Ünlüer hoca ilk dil bayramı hazırlık sancılarını böyle anlatıyor. Tabi ilk dil bayramının akıllarda kalan en önemli hatırası Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın 4 Haziran 1961 Pazar günü akşam 20.30’da verdiği Karaman Dil Bayramı Konseri’dir.

Hemen hemen o günü yaşayan herkesin dilinde olan o konsere ait şimdiye kadar hiçbir fotoğraf ya da belge yoktu. Hatta konsere dair haber bile tespit edilememişti. 50 doğumluların bile rahat hatırlayacağı o dil bayramı konseri, Ali Ünlüer’in birkaç yazısı dışında hatıralarda kaybolup gitmiş bir etkinlik idi. Şimdi ise fotoğraflar yanında Hikmet Şimşek’in nişan ve nikah töreni ortaya çıktı.

Mustafa Koçak Bey anlatıyor; davetiyeleri vermek için bir heyet Ankara’da.

Dil Bayramında görevli beş kişi Ankara’ya gittik. Baha Kayserilioğlu, Doktor Mehmet Armutlu, Ömer Kayserilioğlu, Abdurrahman Erdal ve ben. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını Karaman’a davet edeceğiz.

Sordular, “Konser salonunuz var mı?” diye. Biz de “Evet var.” dedik.

O yıl Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının “Ordu ve Bölge Konserleri” adı altında yaptığı bir aylık turnesi vardır. Kayseri, Sivas, Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul, Edirne, Gölcük ve İzmit’te büyük ilgi gören konserler verilir. Turnenin son ayağı Karaman’dır. Süheyl Ünver, iyi ki notları arasına bu bilgileri almış. Ya değilse ayrıntılardan haberimiz olmayacaktı.

Hikmet Şimşek ve Senfoni Orkestrası Karaman’da!

Sonrasını Ali Ünlüer ayrıntılarıyla anlatıyor:

Bayramdan bir gün önce bir kamyon, bir otobüs Cumhuriyet meydanına geldi, Cumhurbaşkanı Senfoni Orkestrası ekibi imiş. Onları Tekstil Fabrikası Konuk Evine yerleştirdik.

Daha sonra Şef Hikmet Şimşek bana sordu:

-Konser salonunu gösterin de aletleri yerleştirelim.

Sinema sahnesinden büyük salon ne gezer. Orayı gösterdik. Bize çok kızdı.

-Sahne salon yok ta bizi niye çağırdınız!..

Yanımda Elektrik Teknikeri Ahmet Hilmi Emre vardı. Sordu!

-Beyefendi sahne açık havada olsa olur mu?

-Olur, niye olmasın.

Gazi Mustafa Kemal İlkokulu’nun bahçesi genişti. Bir bölümünde kavak ağaçları vardı. Şimdi oraya bina yapıldı. Ahmet Usta belediyede, petrollerde 150’ye yakın büyük varil topladı. Yan yana dizip üzerine kalaslar monte etti. Halılar serdi. İki yanına aydınlatma direği dikti. Şef (Hikmet Şimşek) sahneyi görünce şaşırdı.

-Şahane olmuş!..

Müzik aletleri yerleştirildi. Okullardan sıra arkalıkları bahçeye taşındı.

Mustafa Koçak’ın o konuda duyduğu ve bildikleri şöyle idi:

Evet böyle bir olay duyuldu. Yeni Sinema da yeni yapılmıştı. Biz orada konser olur diye düşünüyorduk. Ben orada değildim ama Hikmet Şimşek’in çok kızdığı şehirde duyuldu. Belediye personeli hemen görevlendirildi. Sağda solda, petrol istasyonlarında ne kadar boş varil varsa getirildi. Sahne yapıldı.

Gazi Okulundaki konseri ve olaylarını Rahmetli Talat Duru amca gülerek anlatmıştı.

İlk dil bayramı günleri!.. Duyuldu ki, saraydan kız kaçıracaklarmış. Şehir bununla yatıyor bununla kalkıyor. Anlatma gitsin, millette bir heyecan bir heyecan! Herkes saraydan nasıl kız kaçırılacağını görmek için can atıyor; dört gözle konserin başlaması bekleniyordu. Gazi Okulunun sol tarafına, bahçeye sahne kurulmuştu. Halk hınca hınç ortalığı doldurmuştu. Sahneyi ve konseri görebilmek için millet birbirini ezecek kadar sıkışıktı. Halk olacakları görebilmek için varillerin kalasların üzerine, ağaç dallarına çıkıyordu.

Konser bitti, ama saraydan kız kaçırılmamıştı. Milletin hevesi de kursağında kalmıştı. Herkes sessiz homurtularla meydandan ayrıldı.

Aynı olayı Ali Ünlüer, 2016’da kendi gördüğü gibi anlatır:

“Saraydan Kız Kaçırma Uvertürü” seslendirilecek diye duyuldu. Akşam Karamanlı, “Saraydan kız kaçırılacakmış.” diye Gazi Okuluna akın etti. Görülmemiş bir kalabalıktı. Konser bitiminde Şef Hikmet Şimşek çok anlamlı bir konuşma yaptı.

-Çok yerde konser verdim. Karaman halkı kadar duyarlı dinleyici görmedim.

Ertesi gün Askeri Gazinonun 100 kişilik kerpiç salonunda ünlü solist Suna Kan’la nişan törenleri yapıldı. Ordu bandosu ve tören kıtası ile Silifke ekibi gösterileri bayrama katılanlara dil bayramını azda olsa tanıtımı yapılmış oldu. (Ali Ünlüer, TÜRK DİL BAYRAMI VE YUNUS EMRE'Yİ ANMA TÖRENLERİNİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ 1, KGRT, 2016)

“Uvertur”, operada perde açılmadan önce orkestranın çaldığı parçaya verilen admış.

Ali Ünlüer hoca, bir yıl sonra 1961 dil bayramına ve Hikmet Şimşek konserine yine değindi.

Cumhurbaşkanı Senfoni Orkestrası 60 kişilik ekibi Tekstil Fabrikası konuk etti. Gazi Mustafa Kemal İlkokulu bahçesinde 150 benzin varili üzerine kurduğumuz sahnede konser verdi. Ertesi gün Şef Hikmet Şimşek’le ünlü sanatçı Suna Kan'ın nişan törenini Askerlik Şubesi salonunda yaptık.

İlk bayramı zor koşullarda da olsa atlatmış olduk. Türk Dil Bayramı ve Yunus Emre'yi Anma Törenleri sayesinde tarih ve kültür şehri Karaman bilim adamlarının odak noktası oldu. Konu uluslararası düzeye ulaştı. Anıtlar Yüksek Kurulu tarihi yapıtlarımızın onarımlarını sıraya koydu, çoğunu tamamladı. (Ali Ünlüer, TÜRK DİL BAYRAMI VE YUNUS EMRE'Yİ ANMA TÖRENLERİ YASAK SAVAR GİBİ KUTLANDI, KGRT, 2017)




Hikmet Şimşek’le nişanlanan Suna Kan değildi!

Rahmetli Ali Ünlüer hocamın aklında öyle kalmış olmalı ama Hikmet Şimşek ile nişanı yapılan Suna Kan değildi. O konserde birçok önemli isim de dinleyici olarak yerini almıştı. Onlardan biri de Süheyl Ünver idi. Tıpta ve gelenekli el sanatlarında Türkiye’nin en önemli isimlerinden Süheyl Ünver, konseri sonuna kadar izlediği gibi 1961 Dil Bayramının üç gününde de bulunmuştu. Onun notlarına göre konser çok iyi geçmişti ve “Çok parlak idi!” diye özellikle not edecekti.

Programda olmalarına rağmen Türkiye’nin ve dünyanın sayılı keman virtüözlerinden Suna Kan ile Ayla Erduran’ın niçin konser için Karaman’a gelmediği ya da gelemediği bilinmemekte. Suna Ak ile Ayla Erduran halen sağdırlar. Sorulsa kendileri bile hatırlamayabilir. Ya da özel bir sebebi vardır. Ama konser solistsiz değildi Konserin solisti yine çok önemli bir isimdi. Karaman, o isim ile Hikmet Şimşek için başka bir anlam taşıyordu.

Bayındırlık Bakanı Prof. Dr. Mukbil Gökdoğan nişan yüzüğünü takıyor!

Ali Ünlüer Hoca’nın bahsettiği Hikmet Şimşek ile nişanlanan kişi Suna Ak değildi. O bayan, Bayındırlık Bakanı Prof. Dr. Mukbil Gökdoğan’ın kızı Gönül Gökdoğan idi. Gönül Gökdoğan konserin de solisti idi. Konser ertesi günün akşamında, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Hikmet Şimşek ile Cumhuriyet tarihinin ilk kadın keman virtüözü ve orkestranın da solisti Gönül Gökdoğan, Karaman Askerli Şubesi Gazinosunda nişanlandılar. Sade bir tören ile gerçekleşen nişanda yüzükleri de bizzat Gönül Gökdoğan’ın babası Bakan Mukbil Gökdoğan takıyor.

Mustafa Koçak, nişan olayını çok iyi hatırlamaktadır.

Konserden sonraki günün akşamı idi. Askeri Gazinoya gittik. Hikmet Şimşek’in nişanı oldu. Ben kimle nişanlandığını hatırlamıyorum. Ama nişan olayını çok iyi hatırlıyorum. Askeri salonda 10 kadar kişi vardık. Hatırladığım sâde bir nişan idi. Pasta kesildi. Benden başka, Baha Kayserilioğlu, Abdurrahman Erdal, Ali Ünlüer de vardı. Bir de Askerlik Şubesi komutanı. Sivil giyinmişti.

Bir ay sonra 7 Temmuz 1961 saat 17.00’de İstanbul Belediye Sarayında (Saraçhane’deki İBB Binası) nikah töreni, seçkin bir topluluk önünde yapılır. Davetiye sahibi kişilerden biri de Süheyl Ünver’di. Kendisi bu davetiyeyi de sakladığı için bu olaydan haberdarız.

Bayındırlık Bakanı Mukbil Gökdoğan da, kızının nikahından dolayı bakanlar kuruluna resmi bir ziyaret verdi (Cumhuriyet, 11 Temmuz 1961). Ancak!..

Ancak sonra ne oldu bilinmez. Hikmet Şimşek ile Gönül Akdoğan ayrılmışlar. Daha da ilginci, halen sağ olan Gönül Gökdoğan da Hikmet Şimşek de bu durumdan hiç bahsetmediler. Özgeçmişlerinde bu evlilik olayına hiç yer vermediler. Deyim yerinde ise tüm kanıtlar, tüm hatıralar yaşanmamışçasına yok edildi. Ağız birliği etmişçesine bu evlilikten söz eden olmadı.

Çok çok ilginçtir. Olayın tarafları bu konuda konuşmaz tamam da hiç mi basına yansımaz bu düğün, nikah. Yansıdı ise de tespit etme imkânı olmadı.

Ancak Süheyl Ünver gibi bir arşivci vardı ki, notları arasına hem nikah davetiyesini hem de nişan haberini sakladı.

Ve Rahmetli Süheyl Ünver sayesinde Hikmet Şimşek ile Gönül Gökdoğan’ın nişanlılık ve nikah haberleri ilk kez ile ortaya çıkıyor. Tabi yaşanmışlığının dışında.

O fotoğraflar!

Süheyl Ünver, bu gazete kupürünü saklarken bir tarihe de imza atacağını biliyor muydu? Tabi biliyordu. O aynı zamanda gezgin bir kayıtçı idi. Tek derdi tarihe kendi zamanında tanıklık etmek ve kültürel mirası geleceğe taşımak. Evliya Çelebi gibi. Rahmetli Hoca gazete kupürüne dair bir kaynak göstermemiş. Haberden ve fotoğraflardan anlaşıldığına göre kupür, ulusal gazeteye ya da Konya merkezli bir bölge gazetesine ait olabilir. Kupürde bir haber metni ve üç fotoğraf var.

Üstteki fotoğrafta, Gazi İlkokulu önünde senfoni orkestrası konser durumunda görülüyor.

İkinci fotoğrafta varil üzerine çıkmış iki erkek, iki kadın ve bir kız çocuğu görülmekte. Ellerine taze nohut almışlar, bir yandan da ellerine aldıkları taze nohutu yemekteler.

Üçüncü fotoğraf ise Hikmet Şimşek ile Gönül Gökdoğan’ın nişan fotoğrafı. Ortada oturan Bayındırlık Bakanı Prof. Dr. Mükbil Gökdoğan.

26/05/2018

Fatih’in Kendi El Yazısı Tuğraları ve Okunamayan Bir Beyti

 


Fatih’in Kendi El Yazısı Tuğraları ve Okunamayan Bir Beyti

İşte 1945 senelerinde idi ki, bu defteri bir daha gördüm. İçime bir şüphe kurdu girdi. Fakat bunu ben hayırlı bir ışık telakki ettim. İçinde iptidai birkaç tezyini örnek, birkaç yüz çizgisi, birkaç alfabe ve bu meyanda Fatih Sultan Mehmed’in tuğraları müsveddeleri. Ne olabilirdi?

Bu sözlerin sahibi Süheyl Ünver, 1940 öncesinden itibaren içini kemiren ve ne olduğunu kestiremediği bu defteri, nihayet Fatih’in Çocukluk Defteri adıyla 1961 yılında yayımladı. Çünkü kendi deyimi ile “Defterin ne başında, ne ortalarında ve nede sonunda Fatih ve Devrine aidiyetini bildiren hiçbir kayıt yok.” 16 sayfalık kitabın başında “Bir Defterin Düşündürdüğü Bir Husus: Karanlıktan Aydınlığa” başlığı altında defter münderecatına ve araştırmalarına dair beş sayfalık açıklama yapar.

Hoca, defterde bulunanları;  tuğra taslakları, II. Murad ve Fatih dönemi çiçek motifleri, at başları, baykuş, kartal, leylek çizimleri, rumi motif parçaları, Hristiyan portreleri, sarıklı yüz ve baş çizimleri, Türk ve Grek alfabesi, fala bakmada kullanılan nokta ve çizgilerin çeşitleri, Farsça iyi okunamayan beyitler olarak gruplar.

Defter hakkında çok yayın yapıldığı için burada tuğra taslaklarına ve okunamayan bir Farsça beyte yoğunlaşacağız.

Defterin ilginç özelliklerinden biri; Fatih’in tuğra taslaklarıdır. Ancak konu edildiği yayın ortamlarında genellikle birkaç cümle ile geçiştirilmiştir. En fazla açıklama yine Süheyl Ünver Hoca’dan gelmiştir. Hoca da defterde bu taslakların niye olduğuna dair kesin bir bilgiye sahip değildir. Fatih dönemine kadar tuğraların bizzat padişahlar tarafından çekildiği görüşü kendisinde hâkimdir. Buradaki karalamalar da onun göstergesidir. Ve “Binaenaleyh kendisine ait olması ihtimali üzerinde çok duruyoruz. Zira bu defterde kendi imzası makamında tuğra müsveddeleri bulunmaktadır.” diyerek son noktayı koyar.

Eksik rükünlü tuğra taslakları

Fatih’in Çocukluk Defteri’ndeki iki tuğra karalaması, sadece kürsüden ibarettir. Kürsüde “Mehmed bin Murad Han” künyesi yazılıdır. Tuğranın beyze, hançer ve tuğ bölümü yoktur. Sayfa 11’deki bu tuğraların altında bir kuş, besmele, filigran ve elifba vardır.

Tam rükünlü tuğra taslakları

Süheyl Ünver, kitapta beş tam tuğra taslağı yayınlamıştır. Yani kürsü, beyze, tuğ, hançer ve “el-muzaffer dâimâ” dua kalıbının bulunduğu tuğralar. Kürsüde “Mehmed bin Murad Han” künyesi, istif tekniğinde yazılmıştır. İstif “el-muzaffer dâimâ” dua kalıbıyla son bulur. Yalnız duanın “dâima” kelimesi beyze içinde stilizedir.

Tam rükünlü tam ilk tuğra sayfa 11’dedir. İç ve dış beyze birbirine paralel eğrilerle çizilmiştir. Hançer uzun ve bıçak ağzı gibidir.

Sayfa 12’de üç tuğranın da rükünleri tamdır. Üstteki tuğra, Yusuf, Ali, Muhammed, Muhammedî isimleri ile çevrilidir. Sol köşede ayrıca Grek alfabesinden bir T harfi vardır. Tuğranın altında ise farsça bir beyit yazılıdır. Tuğra, “Mehmed bin Murad Han muzaffer dâimâ” künyesi ile yazılmıştır. Bu tuğranın diğerlerinden belirgin farklılığı; beyzesinin son derece düzgün bir kavise sahip olması ile hançeresinin bir iğne gibi ince ve uzun olmasıdır.

Aynı sayfanın alt yarısında iki tuğra taslağı daha vardır. Beyzesi özensizdir. Sol tuğra, sayfa 11’deki tuğra ile aynı özelliktedir. Sağ tuğranın hançeresi iğne ucu gibi ancak kısadır. Sayfa 15’teki tuğra taslağı da bu tuğra ile aynı özelliktedir.

Süheyl Ünver, Fatih’in Defteri’ndeki tüm çizim ve yazımları 1961 baskısına alıp almadığını söylemez. Ancak internete düşen örnek sayfalara bakıldığında kitaba almadığı sayfalar olduğu anlaşılıyor.

Farsça iyi okunamıyor denilen beyit artık okunuyor

Sayfa 12’deki tuğranın altında, bir beyit var. Gerçekten de okunamayacak biçimde stilize. Sanki şifreli bir yazı gibi. Kelimeler anlamsız duruyor. Hızlı yazıldığı için harfler seçilemiyor. Noktalı harfler noktasız, kelimeler eksik harfli. Bu beyti harflere bakarak çözmek imkânsız gibi. O zaman bilinen kelimelerden bilinmeyenleri tahmin etme yoluna gitmeli. Ya da derin divan edebiyatı bilgisi ile bu beyti ezberden bilmek gerekiyor.

Şimdiye kadar kimsenin okuyamadığı beyit Şerh-i Tuhfe-i Vehbi’de ortaya çıktı. Tuhfe-i Vehbi, Farsça öğretmek için hazırlanmış manzum bir sözlüktür. Eser, XVIII. yüzyılın önemli şairlerinden Sünbül-zade Vehbi (ö. 1224/1809) tarafından hazırlanmıştır. Fatih Detfteri’ndeki beyit Tuhfe-i Vehbi’de şöyle geçer.

 دارم اندك روشنایی در نظر

در جمال او ولی فیه نظر

Dârem endek rûşnâyi der nazar

Der cemâl evvelî fîhi nazar

İran’dan Duman Karakunlu Kaşgayi ile yaptığımız gelişime açık çeviriye göre anlamı; Bakışımda küçük de olsa aydınlık var/Bakışım ilk güzelliktedir

Süheyl Ünver’in açıklama bölümünde dediği gibi önemli olan belgelerdeki olaylara bakmanın ötesinde anlamı görebilmektir.

Fatih’in karalama beyti buraya alması, Farsça öğrendiğini ve geliştirdiğini göstermektedir. Ayrıca şiire düşkün olduğu anlaşılabilir.

Defterde yayınlanan tuğralar da sadece bir karalama değildir. Fatih Sultan Mehmet, içindeki hükümdarlık içgüdüsünü tuğra karamalarına yansıtmıştır. Bununla beraber her bir tuğrada bir arama bir deneme görülmektedir.

Fatih’in tuğrası "Sultan Mehmed Han bin Murad Han el-Muzaffer dâimâ” künyesinin istifi ile oluşmuştur.

Babası II. Murad “muzaffer” ünvanı kullanırken “El-Muzaffer dâimâ” duasını ilk Fatih kullanmıştır. Bu dua kalıbı, defterdeki tuğraların bir kısmında vardır, bir kısmında yoktur. Tuğra taslaklarında bu dua kalıbını kullanması İstanbul’un fethini ne kadar istediğine göstergedir.

Çizgi karakteri her tuğrada aynı değildir. Bazı tuğralarda çizgiler düzgün, tok ve estetik iken bazılarında kısa, titrektir. Buradan, Fatih'in tuğraları değişik zaman dilimlerinde çalıştığı anlaşılabilir.  Hatta 1479 tarihli tuğrasının neredeyse aynısının bu defterdeki çalışmalar arasında bulunması, Fatih’in tuğraya dolayısıyla hükümranlığa ne kadar önem verdiğini göstermektedir.
Bu yazı dünyabizim'de yayınlanmıştır.

13/06/2017

Süheyl Ünver’in Karaman Defterlerindeki Yunus Emre Portreleri

 


Süheyl Ünver’in Karaman Defterlerindeki Yunus Emre Portreleri

Yusuf Yıldırım

“Şifahi olmayın, not alın!” ilkesinden hareketle Evliya Çelebi’nin izinde Anadolu’yu karış karış gezen Süheyl Ünver’in 1961 ve 1966 yılı Karaman ziyaretlerinde hazırladığı defterlerde iki adet Yunus Emre portresi vardır.

1961 yılında yapılan suluboya portresinde Yunus Emre; genç resimlerinin tersine oldukça yaşlıdır. Süheyl Ünver Hoca’nın iyi ve farklı bir Yunus Emre portresi yapma niyeti ve arayışı resme yansımıştır.

Sarımtırak kâğıt üzerindeki resim, çerçeve içine alınmıştır. Portrede Yunus Emre; bir eli yüzünde bir eli göğsünde, bağdaş kurarak minder üzerine oturmuştur.

Baş kısmının arkasına oluşturulan dairesel siyah zeminden dolayı siyah terkli takkesi, ancak terklerinin çizgilerinden belli olabilmektedir. Terkli takkeyi yatay ve eğimli dilimli bir sarık çevrelemiştir.

Portrenin dikkat çeken özelliklerinden biri de Yunus Emre’nin üzerindeki elbisedir. Entari mi kaftan mı olduğuna karar vermek zordur. Üzerindeki basit rumi görünümlü yaprak bezemesinden, ön kısmının açıklığından ve omzundan inen kuşaktan yola çıkarak bu elbisenin bir kaftan olduğu söylenebilir.

Yunus Emre’nin oturduğu minder de titizlikle işlenmiştir. Minder yüzeyine eşit aralıklarla  -dışı zencirekli içi rumili- simetrik kuşak gidilmiştir. Kuşağın dışında kalan minder yüzeyi hatayilerle bezenmiştir.

Minder altına çekilen rumili kenarlıkla portre alttan sınırlandırılmıştır. Bu kenarlığın alt solunda “Yunus Emre Hz.”, sağında “Dr. A. Süheyl Ünver ve Belma” notu vardır.

Dürdane Ünver Hanım’ın bilgilerine göre Belma Hanım; Hoca’nın talebesi ve asistanı. Çalışmada ikisinin imzasının olması, bu resmi ikisinin yaptığı anlamına gelmektedir.

İlk bakışta dikkat çekmese de Süheyl Ünver Hoca’nın performansının en iyi yansıdığı yer Yunus Emre’nin yüz ifadesidir. Münif Fehim ve Ayten Pilten Hanımın resimlerinde sorunlu alan yüz ifadeleriydi. Aşırı keskinleştirilen yüz hatları ve donuklaştırılan bakışlarıyla portrelerin hiç biri tatmin edici değildi. Bunları iyi sezinleyen Süheyl Ünver Hoca kendi yaptığı portresinde Yunus Emre’nin yüzüne sıcaklık, bakışlarına derinlik vermeyi amaçlamıştır. Yunus’un elini yanağına götürerek oluşturduğu endişeli tavır; gözlerdeki düşünceli bakışın etkisini artırmıştır. Ağarmış kaş, sakal ve bıyıkla da bu ifade desteklenmiştir.

Süheyl Ünver’in Yunus Emre portresi, Gösteri dergisinin 1981 tarihli dördüncü sayısının kapağına renklendirilerek konulmuştur. Kısmi değişiklik yapılmış resmin renkli çiziminde ayrıntılar daha belirginleşmiştir.

Süheyl Ünver Hoca’nın 1966 yılında hazırladığı ikinci Karaman defterinde bir portre daha vardır. Diğerinden çok farklı bir çizim olan bu resimde Süheyl Ünver Hoca’nın imzası yoktur. Gelini Dürdane Ünver Hanım bu resmin Hoca’nın tarzına pek uymadığını en doğru cevabı Gülbün Hanım’ın verebileceği biçiminde bir tespitte bulundu.

Gülbün Mesara Hanım’ın her iki resim konusundaki görüş ve değerlendirmeleri şöyledir:

Rahmetli babam A. Süheyl Ünver'in Yunus Emre tasvirini yapışı 1960'lı yılların başlarına, İstanbul Üniversitesi'nde kurucusu bulunduğu  Tıp Tarihi Enstitüsü'ndeki zamanlarına tarihlenebilir. Zira asistanı Belma Hanım o yıllarda orada çalışmakta idi. 

Ancak bu tasviri Babam, bir Yunus Emre portresi olarak değil de, döneminin tezyini anlayışına uygun detaylar içeren bir Yunus Emre minyatürü olarak yapmıştı. Ben de yıllar sonra aynı minyatürü kopyelemiştim.

Ahmet Kabaklı hocanın yazısını  Karaman Defterine  koyduğunda, Babamın o yazıdaki tasvirin Yunus Emre'ye ait olmadığını bilmesine rağmen, herhalde yazının eki olan bu resmi, yazıdan ayırmamak düşüncesi ile hareket ettiğini zannediyorum. Zira ben de o resmin Yunus Emre'yi yansıttığına inanmıyorum.

Rumili pervazlarla çerçeve içine alınan resimde sarı, kahverengi ve siyah renkler hâkimdir. Pervazlar siyah ve altın renginde rumilerle bezenmiştir. Portre zemini siyahtır. Resimde seyrek sakallı, ince bıyıklı, iri gözlü ve kemerli burnu olan bir Türkmen tasvir edildiği görülmektedir. Başına örfi sarıklı bir başlık yapılmıştır. Üzerinde muhtemelen bir kürk vardır.

Bu resmin mevcut bilgilere göre bir Yunus Emre portresi olduğunu ya da olmadığını tespit etmek zordur.

Hoca’nın Yunus Emre ile ilgili hazırladığı bir sayfada tasarruf edişinden bu resmi, bir Yunus Emre portresi görmek ve kabul etmek mümkün müdür?

Herhalde bu konuda Hoca’nın kızı Sayın Gülbün Mesara Hanım’ın görüşlerine itibar etmek daha sağlıklı bir değerlendirmedir.

Not: Bu yazıya görüş ve yorumları ile katkı sağlayan Gülbün Mesara ve Dürdane Ünver Hanımefendilere teşekkür ederim.

Bu yazı, dünyabizim'de yayınlanmıştır